1. Siyasal İslam’ın Doğuşu
Siyasal İslamın doğuşunun temel nedenlerinden biri de belki de en önemlisi, Batı’nın sanayi devrimiyle sağladığı olağan üstü hızlı gelişmesi, İslamın ileri gelenlerini çözüm arayışına yöneltmiş olmasıdır. Kutsal Kitab’ın ilkelerinden ve kurallarından uzaklaşmış olmanın Batı karşısında geri kalmaya neden olduğu savı, 1800′lü yıllarda birden bire ön plana çıktı. Bu akımın öncülerinden biri ve belki de ilki, 9 Mayıs 1897′de yaşama gözlerini yuman Cemalettin Efgani’dir. 1839′da Afganistan’ın Kabil kentinde, okuma yazma bilmeyen yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 10 yaşında evi terk etti, 18 yaşında Arapçayı öğrendi ve İslam tarihini bellediği gibi, ayrıca fizik ve mantık öğrenimi gördü. İngilizceyi 1.5 yıl kaldığı Hindistan’da öğrendi. 30 yaşında İstanbul’a geldi ve Abdulhamid’in huzuruna kabul olundu; kendisine “Kebir-i Maarif ve Encümen-i Daniş” üyeliği verildi. Sultan Abdül Hamidin Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü sağlamak için, Balkanları yitirdikten sonra İslam Birliği tasarımı ile Cemalettin Efgani’nin düşünceleri örtüşüyordu. O da İslamın kurtuluşunu böylesi birliğin oluşumunda görüyordu. O yüzden “pan islamizm” Osmanlı Devleti’nin de resmi ideolojisine dönüşmekte gecikmedi.
Mehmet Akif Ersoy, Cemalettin Efgani için ”onun kalıcı olan en büyük eseri, Muhammed Abduh’dur, der. Muhammed Abduh’un yüreklere gayret coşkusu aşılayan, akıl ve bilgi katan ruhu, hangi kaynaktan geliyor? Kuşkusuz usta Cemalettin’in düşüncelerinden”
Bir süre Cemalettin Efgani’nin öğrencisi olan Muhammed Abduh da Mısır’da İslam ülkelerinin geri kalış nedenlerini, bilimin gerçek kaynağı kabul ettiği kutsal kitabın ilke ve kurallarının göz ardı edilmesine bağlıyor ve İslamın ilk arı biçimine yeniden sahip çıkılarak, Batı ile aradaki gelişmişlik farkının kapatılacağını savunuyordu. Cemalettin Efgani gibi düşünmekteydi ve şöyle yazmaktaydı:
“İslam dünyası, 19. yüzyılda kötü bir durumdan daha kötüsüne gidiyordu. Bunun belli nedenleri vardı. Müslümanlar bu nedenlerden habersizdi ve olumsuz etkilerini kavrayamamıştı. İslam dünyasında yayılmış hastalıkları yok etmek, kökünü kurutmak için, kesin teşhis koyacak ve gerekli önlemleri alacak çok başarılı, uzman bir hekime ihtiyaç vardır. İşte bu uzman hekim Efgani’dir” (bakınız: Muhsin Abdulhamid. Cemalettin Efgani, 1983, çeviri: İbrahim Sarmış, Fecr Yayınları, 1991, s. 39)
Gerek Muhammet Abduh ve gerek Cemalettin Efgani’nin, İslamın özüne yeniden dönmeyi koşul gören tasarımları, o yıllarda siyasal öğretiye dönüşmemişti. 1900′ün ortalarına doğru, Cezayirde Malik bin Nebi açık biçimde, Batı’nın da kaos görünümünde olduğunu vurguluyor ve:
“Bir sistem arayışında olan çağdaş İslam düşüncesinin, onu izleyecek bir model, ilerici yolunu aydınlatacak bir ilham kaynağı olarak Batı’yı görmekte ve İslamın kendi öz değerine dönmesini, gerekli buluyordu”. (bakınız: Malik bin Nebi. İslam Davası, çeviri: Muharrem Ten, Yöneliş Yayınları, 1990, s. 120). Ona göre:
“Batı, içerdiği yanlışlıklara rağmen, engin deney birikimi oluşturur. Bu deneyimler, halkın ve uygarlıkların geleceklerini anlamaya yardımcı olacak çok önemli dersler sayılmalıdır. Ve bunlar İslam düşüncesinin yeniden inşasında fevkalade yararlı olacaktır… Dolayısıyla, İslam dünyası, içinde bulunduğu duraklama ve şaşkınlık halinde, bu iki yönden birini görmek zorundadır”. (a.g.e., s. 20)
1830′larda başlayan ve 1910′lara kadar süren arayışların özünde bir gerçeğin altı çizilmekteydi: İslam dünyası geri kalmıştır. Siyasal İslamın kurucularından ve eylem planlarının hazırlayıcısı olan Seyyid Kutup bu düşünceye katılmakla birlikte, kesin tavır almanın zamanı geldiğini de açıkça belirtmekte ve “İnsanların yeniden İslama çağrılması” gerektiğini ileri sürmekteydi 1950′li yıllarda, “İslam Davasının Stratejisi” adlı kitabında:
“Yeniden başlayacak olan İslami hareket, tıpkı ilk defa olduğu gibi, önce insanları İslama çağırmalıdır. İçine düştüğü bataklıktan kurtulmalıdır. Ve açıkça insanlara İslamın esaslarını açıklamak gerekir. Önce Allah’ın birliğine inanmaları gerektiği sonra yalnız ve yalnız Allah’a ibadet ederek tüm hayat hadiselerinde Allah’ın hükmünden başka hüküm tanımamaları bildirilmelidir. Ve bunlar tahakkuk etmeden İslam’dan söz edilemeyeceğini ve hiçbir kimsenin bunları yerine getirmeden Müslüman sıfatını kazanamayacağım ve Müslümanlara ilişkin haklardan yararlanamayacaklarını ve malları ile ırzlarını korunmakla mükellef olunmayacağı bildirilmelidir”. (bakınız: S. Kutup. İslam Davasının Stratejisi, çeviri: Akif Nuri, Çığır Yayınları, 1997, s.83)
diyeyazmaktaydı. İnsanların “Allah’ın hükmünden başka hüküm tanımamaları” İslamın siyasallaşmasıyla gerçekleşebilecekdemekti. Ne var ki gerek Seyyid Kutup ve gerek onu izleyenler, “Tanrının hükmünden başka hüküm tanımamanın” nasıl sağlanacağını belirtmiyorlardı. İslamı kurtarmak için Kur’ana ve Tanrının hükmüne dönüş aslında bir başka kaosun doğuşuna yol açacaktır ama bunu o yıllarda algılayan ortaya çıkmamıştı. Batı’da kendi işine geldiği için sonradan kan dökücü eylemlere dönüşecek olan bu devinimleri “İslamın Yükselişi” olarak övmekteydi. Şimdilerde de “Siyasal İslamın çöküşü” olarak yermeleri gibi. Ve siyasal İslamcıların yanılgısı şiddeti yadsımamaları tersine 20. yüzyılda “cihad”o önermeye cesaret etmeleriydi. Ama tarihsel bir gerçeği tümü de göz ardı ediyordu. Kur’anda betimlenen Tanrının hükmü de birbirinden farklı ve hatta bir biriyle bağdaşmaz ayrılıklar içinde mezheplere bölünmüştü ve hangisinin Tanrının gerçek hükmü olduğu da artık bilinmiyordu. Belki de her ülkenin siyasal İslamı kendisi de ülkeden ülkeye değişecek Cezayir’deki ile İran’daki biri birinden farklı Tanrısal hükümlere yer verecekti. Tanrı bir olmasına karşın hükümleri birbiriyle çelişecekti elbet. Böylesi bir çelişkiyi siyasal İslamcıların sorunu olarak burada bırakalım ve Seyyid Kutup’un ne düşündüğüne bakalım.
Seyyid Kutup, “Müslüman Kardeşler Örgütü”nün propaganda ve irşad başkanlığını üstlenmiş ve 1952′de Nasır tarafından örgüt üyelerinden bir grup ile birlikte tutuklanmıştı. Eğer bağışlanmasını dileseydi idam edilmeyecekti. Anlaşılıyor ki, siyasal İslamın Türkiye’deki çömezleri gibi iki yüzlü ve ödlek değildi, ölümü göze almıştı. Köktenci (radikal) Siyasal İslamın öncüsünün Seyyid Kutup olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz. Ölümünden bir süre önce yazdığı ”İslamda Cihad” adlı kitabında:
“Yabancı fikirlerin aklen ve ruhen tesiri altında kalanlar, İslamı güya savunmak için cihad ettiğini, cihadın bir savunma savaşı olduğunu ileri sürüyorlar. O yol, kullara kulluk etmekten kurtulup yalmz AIlah’a kulluk etme yoludur. İnsanlara zorla inanç kabul ettirme yolu değildir”. (bakınız: İslamda Cihad, 5. baskı, 1976, s. 26)
İnsanlara zorla inanç kabul ettirme yolunun cihad olmadığını savunuyordu ama, aynı kitabında bir başka yerinde:
“Din, hayatta hakim olan sistem ve düstur demektir… İslam davasını yatmak için cihad zaruri bir ihtiyaçtır. İslam öyle bir barış ister ki, orada din tamamıyla Allah için olur. (Bakara suresinin 193. ayetine uymayı önermiş oluyordu). Yani herkes yalnız Allah’a kulluk eder. Yoksa cihadı, savunma savaşı şeklinde göstermek isteyen Batılı ve Batı kafalı müslümanların iddia ettikleri gibi değildir, diyordu”. (a.g.e., s. 33)
Bakara suresinin 193. ayetinde: ”onlarla savaşın ki fitne ortadan kalksın. Din yalnız Allah’ın dini olsun. Eğer vaz geçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” buyruğunu öngörüyordu. Kutsal kitaba geri dönmeyi, nedense bireylere yeniden “İslamı tebliğ etmek ve kabul etmeyenleri katletmek” biçiminde savunmaktaydılar. Çünkü ayet “kaatillühum” sözcüğüyle başlıyordu.
Ebul ala el Mevdudi de “İslam Hareketi’nin Dinamikleri” adlı kitabında siyasal İslamın camilerin içinde örgütlenmesini hutbelerin ve vaizlerin bunu sağlayacak biçimde verilmesini önermekteydi. (Bakınız: Mevdudi, a.g.e., çeviri: Namık Yazıcı, Nehir Yayınları, 3. baskı, 1992, s. 4) 21 Nisan 1945 günü yaptığı bir konuşmada ”iktidar sadece Allah’ındır, onu istediğine verir” demişti. Ona göre ”güç ve önderlik Allah’tan korkan insanların eline geçerse, toplum doğru yola girer, kötü insanlar bile kurallara uymak zorunda kalır. Cihad ilahi düzeni kurmanın başka bir adıdır. Bu yüzden Kur’an, onu imanın mihenk taşı olarak görüyor”.
1870′larda Cemalettin Efgani ile başlayan “İslama dönüş” kuramı, 100 yıl içinde şiddeti de içerek ve kanlı cinayetlere alan oluşturan radikal İslamcı eylemin doğuşuyla öz ve biçim değiştirmiş oldu. Bu değişimin öncülüğünü yapan Mevdudiye göre:
2. Cihad’a İlişkin Sapkınlıklar
Kur’anın Arapça olan metniyle onun “tefsir” adıyla Türkçeye dönüştürülmeleri arasında özellikle “cihad” konusunda büyük farklılıklar var ve bir bakıma İslamın kutsal kitabı amacından saptırılmıştır. Örneğin Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Kur’anı Kerim ve Yüce Meali adlı çevirisinde cihad sözcüğünün 63 ayette, Prof. Dr. Sadrettin ve grubunun çevirisinde ise 76 ayette geçtiği belirtilmektedir. Oysa Arapça “cihad” sözcüğü sadece üç ayette geçer. Haç süresinin 78. ayetinde “Allah uğruna ona yaraşır biçimde cihad ediniz”, Furkan süresinin 52. ayetinde “büyük cihad aç” ve Ankebut süresinin 69. ayetinde de “Ama biz cihad edenleri yollarımıza iletiriz”in dışında başka hiçbir ayette “cihad” sözcüğü geçmez. Ne var ki mealen yapıldığı belirtilen çevirilerde nedense “savaş” sözcüğü yerine cihad kullanılmıştır. Din uğruba savaşmayı kapsadığı için olacak!
Oysa savaş sözcüğünün din dışı çok geniş anlamı vardır. Örneğin Prof. Dr. Ateş ve gerek Prof. Sadrettin Gümüş ve grubunun çevirilerinde Tevbe süresinin 53. ayetinin “cihad” ile ilişki olduğu belirtilmekte. Oysa o ayet şöyledir:
“De ki gönüllü ya da gönülsüz bağışta bulunan; asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz kavmen fasıkıyn (sapkın kavim) oldunuz”.
Bu ayetin cihadla ne ilgisi var? Sadece cihaddan dönen kavimler mi fasık olur? Aynı surenin 82. ayeti de cihadı öngörüyor biçimde nitelenmektedir her iki çeviride. Oysa ayet şöyle:
“Artık onlar kazandıklarına (küfür ve nifaka) karşılık az gülsünler, çok ağlasınlar”.
Bu ayetin de cihadla ilişkisini bulmak olanaksız. Siyasal İslam yanlıları Kur’ana dönüşü önerirken önce o kutsal kitabı çok iyi anlamak ve hatta savaş dönemi sona erdiği ve Mekke’den Medine’ye hicret de söz konusu olmadığı için, insancıl ayetleri ön plana çıkarmak gerekir. Örneğin Asr suresi üç kısa ayetten oluşur. O sureyi niçin anımsamak istemezler .
1. Asra and olsun
2. İnsan ziyan içindedir.
3. İyi iş yapanlar, biri birine hakkı ve sabrı önerenler hariç
Kur’anın pek çok ayetinde iyilik, güzellik, adalet, yardım önerilerine yer veren ayetler varken örneğin, Yunus suresinin 57. ayeti ”İnsanların göğüslerine şifa ve rahmet gelmesini” önerirken, Araf suresinin 43. ayetinde ”göğüslerinizdeki kinden ne varsa hepsini atmışızdır” deniyorken, Kayseri Büyük Şehir Belediye Başkanı olan bir kişi zamanında nasıl olur da:
“Bu hıncı, bu kini, bu nefreti gösterin”.
diyebilir. Bir öğretim üyesinin zihni, kamu hizmetindeyken bu denli kin ve öfkeyle dolar mı? İslamı böylesi ilkel bir düzleme çekmeleri İslama aykırı değil midir?
3. Siyasal İslamın Türkiye’deki Savunucuları
Her halde siyasal İslam yanlıları Türkiye’dekiler kadar, takiyyeci, içtenliksiz, korkak değillerdir. Çünkü Afganistan’da, İran’da, Cezayir’de İslamın büyük sermaye sahibi olmak, siyasal egemenliğin aracı olarak kullanmayı sürdürmek ya da seks bezirganlığına dönüştürmek türündeki çirkinliklere rastlanacağını sanmıyoruz. O ülkelerde siyasal İslamın kan dökücü, acımasız ve vahşi uygulamaları, tüm insanlık adına kınanmalıdır, ama ülkemizdeki siyasal İslamın köktencileri de o ülkelerden geri kalmayan acımasız, kan dökücü eylemlere girişmektedirler. Bu tür eylemlere seyirci kalan ya da tepki göstermeyi oy kaybıyla eş anlamlı gören siyaset ve devlet adamları fakat aynı zamanda içtenliksizdirler, korkaktırlar ve takiyyecidirler.
Siyasal İslamın köşe yazarlarından pek çoğunu bu aşağılayıcı sözlerle nitelemek gerekir. Örneğin Dilipak denilen köşe yazarı, Prof. Toktamış Ateş’in koluna girerek demokratik uyum gösterisini sergilerken ”Yaşasın şeriat” adlı kitabında şunları yazabilmektedir:
“Hakimiyet yalnız Allah’ındır. Kur’anı Kerim bir çok ayetinde bu gerçeği vurgular. Yine müslümanlar, Kur’anı Kerim tarafından “din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşmaya” çağrılır. Allah, insanlar arasında adaletle hükmetmeyi emreder. Bütün bu iddialar, laik çevrelerin dudaklarını uçurtan ifadelerdir”.
Prof. Toktamış Ateş’in dudağının uçuklayıp uçuklamadığını bilmiyoruz, ama bildiğimiz şu ki İslamın kutsal kitabında ”hakimiyet Allah’ındır” biçiminde bir ayet mevcut değil. Nitekim Müslüman Kardeşlerin Liderlerinden Hudeybi:
“Egemenlik kavramının Kur’anın hiçbir ayetinde bulunmadığına eminiz ve Peygamberin sünnetine ilişkin yaptığımız incelemelerde, Yaradan’ın kesin yüceliği ve ulaşılamazlığını anlatan bir terimin olmasının dışında hiçbir yerde bu terimi bulamadık”. (bakınız: Said Amir Arjamond. İslamda Siyasal İdeolojilerin Ortaya Çıkışı, Mürekkep dergisi, çeviri: Hüseyin İcen, 1994, s. 21).
Ülkemizde siyasal İslamın her türüne karşı çıkması gereken kurumların başında Diyanet İşleri Başkanlığı yer almalıdır. Ne yazık ki İslamı amacından uzaklaştıran sapkınlıklara karşı sessiz kalmayı yeğliyor ve hatta Hizbullahın akıl ve vicdana sığmaz cinayetleri ortaya çıktığı zaman bile hutbede okunması için gönderdiği metinde ikircikli davranmış ve:
Haksız yere adam öldürmenin günah olduğuna İslamla bağdaşmadığına işaret etmişti.
Oysa adam öldürmenin hiçbir haklı yanı olamaz ki haksız yere adam öldürmekten söz edilebilsin.
Diyanet İşleri Başkanlığı, İslamın kötüye kullanılmasına karşı sessiz kalmakta, yeterince tepki göstermemektedir .
Kur’anda savaş sözcüklerinin sürekli “cihad” olarak kullanılmasının nedeni Dilipak’ın kitabından anlaşılmaktadır. Şöyle yazıyor. ”Allah yolunda yapılan savaş ta bir cihad olmakla beraber, her cihad savaş değildir. ” Ona göre cihad, savaştan daha kapsamlıymış.
Ülkemizde siyasal İslamcıların amacı .sadece müşriklere karşı değil fakat aynı zamanda Cumhuriyete, Cumhuriyetin kurumlarına ve özellikle laiklik ilkesine karşı da savaşmaktır. Kimileri bunu meydanlarda haykırırca söylüyor. Şadi Eren adlı bir yazar, ayetleri yalnızca cihad kavramına temel almakla yetinmiyor. Kimi hadislere de başvuruyor. Kitabına örnek aldığı hadislerden (gerçekte bunlar hadis midir belli değil) kimileri şöyle:
- Kim gaza etmeden veya keşke gaza olsaydı ben de katılsaydım demeden ölürse, nifaktan bir alem de ölmüş sayılır.
- Ümmetimin seyahati, Allah yolunda cihaddır.
- Cennet kılıçların gölgesindedir.
Oysa şimdilerde savaşlar kılıçla yapılmıyor ki. Yazar buradaki çelişkiyi gözden uzak tutmak için “kılıç, cihada sembol olmuştur” demekle yetiniyor. (bakınız: Sadi Eren, Cihad ve Savaş, nesil Yayınları, 1996, s. 29-51). A. Rıza Karabulut adındaki bir yazar da:
Kılıç-kalkan oyunlarını iyice bilmek, gerektiği gibi bindiğiniz hayvanın bile eğitilmiş olması gerekir.
diyerek konuyu biraz daha sulandırmış oluyor. Şimdiki zamanımızda siyasal İslamcılar, ya para, ya ün, ya da uçkur düşkünü. Kılıç kalkan oyunuyla cihada çıkacak olanlar da var içlerinde.
Siyasal İslamın kan dökücü oldukları ve İslamı kendilerinden biraz farklı yorumlayanlara karşı da cinayet işledikleri içindir ki, Mısır’da İslambilimci ve aynı zamanda kamu yönetiminde müsteşarlık görevinde de bulunmuş olan Said al-Ashmawy “İslamma Karşı İslamcılık” adlı kitabında haklı olarak:
“Allah, İslamın din olmasını istemişti, ama insanlar onu siyaset yapmaya kalkıştı”.
diye yazmaktadır. (bakınız: M. Said al-Ashmawy. İslama Karşı İslam, çeviri: Sibel Özbudun, Milliyet Yayınları, 1993, s. 11).
4. Laiklik İlkesine Gereksinim
Türkiye’de İslamın İslama karşı çıkışının en vahşi ve kanlı, acımasız örnekleri Hizbullah adındaki örgütün cinayetlerinde ortaya çıkmıştır. Hizbullah, ılımlı siyasal İslamcıların da ”tek yol cihad” değil tersine ”tek yol laiklik” ilkesine sarılmalarına neden oldu). Çünkü İslama Hizbullahtan farklı bakmaları onların da günün birinde acılar içinde işkence görerek yaşamlarını yitirmelerine neden olacağının ayırdına vardılar. Camilerin kubbelerini mihver, minarelerin süngü olduğunu savunmaktan vazgeçmek zorunda kaldılar.
a. İslam dünyasında Din ve Devlet bütünlüğü.
Batı’da Hristiyanlığın aydınlanma çağının başlamasıyla kilise dışında yönetime ve kararlara karışır olmaktan uzaklaştırılması kolay gerçekleşmedi. Kolay olmasa bile bu iki kurumun biri biri üzerinde egemen olmasını önleyen laik sisteme ulaşılmasında Hristiyanlığın devlet dini olarak doğmamasının rolü vardır. Devleti ile birlikte doğmamış ama sonradan devlete karışır olmuştu. Dinin kuramcısı İsa’nın Hristiyanlığı devletin içinde değil, tersine Roma İmparatorluğunun zulmüne karşı anti-tez olarak yapılandırmış ve dinin odak noktasına insanı yerleştirmişti. O dinde iyi insan olmak önemliydi. İyi insana Tanrı, göklerin saltanatını bağışlayacaktı.
Oysa İslam dini, devletin kendisi, devlet dini olarak doğdu. O yüzden hala devletten bağımsız, devlet dışında kendi yörüngesini izleyecek özerkliğe sahip değil. Laik olan ya da öyle sanılan Türkiye’de bile İslam, devlet kurumu olarak onun hiyerarşik kurallarına uygun yönetim biçimine sahiptir.
Bugün laiklik ilkesinin çok farklı yorumlara bürünmesinin temelinde, İslamın devlet dini olarak doğmasının etkisi yadsınamaz. Laiklik, dinin siyasallaşmasına karşı olduğu için siyasal İslam, bu ilkeyi dinsizlik olarak nitelemektedir. Bunun nedeni, dinden kopmayan devlet ve devletten kopmayan din olgusunun kendisidir. Oysa laiklik dine karşı değil, dinin siyasete, devlet yönetimine katışmasına karşıdır.
Bu kısa açıklamalardan sonra, laikliğin özünü nasıl betimleyeceğimiz konusuna değinebiliriz.
b.Laikliğin Kaynağı: Sekularizm
Sekularizm, bilginin dogmalardan ve inanç kategorilerinden bağımsızlaşması demektir. Bilginin deney ve gözlemlerden kaynaklanmasını öngörür.
Webster Dictonary’de yaşadığımız dünyaya, nesneye ait olmak, gizemselliği bırakmak, dünyasallık anlamlarıyla betimleniyor. Öyleyse, sekularizm, inançlarla, dinlerle dogmalarla ilgilenmez. Daha doğrusu ne dinlere karşı ne dinlerden yanadır. Din dışılıktır. Dinle zıtlaşmaz ona karşı olmak yerine ondan bağımsız olmayı öngörür. Dinlerin evreni nasıl yorumladığıyla bile ilgilenmez. Öteki dünya gibi bir tasarımı ne onaylar, ne yadsır. Bu tür tasarımların tümü onun konusu dışındadır. (bakınız: Encyclopedia of Religion and Ethics, vol. 2, s. 348)
Kur’anda sekularizmin var olduğunu ilk kez Aytunç Altındal ileri sürdü, ama bu sonuca ulaşmak için, sekularizmi gerçek anlamından uzaklaştırmaya çalıştı. Örneğin ”Eğer sekularizm, bireyin önemsenişi ise ve kendisi hakkında özgür iradesiyle, dinsel dogmalardan bağımsız dünyasal (cismani) yaşamı örgütleyebiliyorsa, Kur’an da sekularizm vardır” diye yazıyor. (bakınız: A. Altındal. Laiklik, Milli Tesanüt Yayınları, s.36)
Bu düşüncesinin kanıtı olarak “insanın düşünmeleri ve akıl etmelerinin Kur’anda belirtildiğini ve her kesin Muhammed dahil inançlarından kendisinin sorumlu olduğunu, dinde zorlama olmadığını, doğaya ve evrene bakarak dersler çıkarılması gerektiğini, öngören ayetleri gösteriyor. Oysa örnek gösterdiği ayetler, İslamın yalnız duyu ile değil akıl ile de kabul edilmesini önermektedir. Her din gibi, İslamın da tartışmaya kapalı olması doğaldır. Kuralları tartışılan din, zaten din olmaktan çıkar. Öyleyse insanın çamurdan yaratıldığını kabul etmek zorunluluğu vardır. Bunu kabul etmeyenlerin ve tartışanların boyunlarına demir halkalar geçirilerek suda haşlanacak ve ateşe atılacaksa (mümin 69-73) o insan, kendinde düşünce özgürlüğünü bulabilir mi? Dinlerin sekular olmasına, onların din olması engeldir.
Burada sekularizm ne olduğu anlaşılmadan, laiklik ilkesinin içeriğini anlamak ve yorumlamak olanaksız gibidir. Çünkü laiklik ilkesinin sitem olabilmesi, devletin ancak sekular devlet olmasıyla olanaklıdır.
Sekular devlet ne dine karşı ve ne de dinden yanadır, din dışıdır.
Bunun antik çağda ilk örneklerini Mısır uygarlığında Orta Asya Türklerinde ve Roma İmparatorluğunda görmekteyiz. Çok tanrılı toplumlarda yönetimin din dışılığı zorunluydu. Kimsenin kimseyeinancından ötürü karışmaması böyle sağlanıyordu. Dinler henüz kurumlaşmadığı ve devletin kanatları altına sığınmadığı ya da devletin kendisi olmadığı için, antik çağın toplumları sekular nitelikteydi.
Ve laiktiler, çünkü rahip olmayan, din görevlisi olmayan kişilerin tümü, din dışı olmak anlamına gelen “laik” sözcüğüyle tanımlanıyordu. Din görevlisi olmayan bireyler, belli bir dine inanmaktaydılar ama din görevlisi değillerdi. Oysa, Osmanlı Devleti’nin ikilemli yapısı vardı. İslam dışında kalan nüfus, “cizye vererek kendi inançlarında özgür idiler. Buna karşın, kendi uyruklarına karşı da teokratik. Bu niteliğin hoş görüden kaynaklandığını sanmıyoruz. Tarımsal varlığını Tımar ve Zeamet düzeniyle sağlayan imparatorluk, tecimsel gelir kaynağını da farklı dindeki uyruklarından edinmekteydi. Bu tecimsel kaynağın hatırı sayılır düzeyde oluşu, Osmanlının azınlığa karşı sekular olmasını gerektiriyordu. Fakat, bir zaman gelecek ki, o azınlıktan borç edinmek zorunda kalacak ve Tanzimat Fermanı’yla daha fazla ödün verecekti, kendi gelişmekte olan sanayisinin yıkılması bahasına.
Özetle, laikliği sekularizmin uygulama biçimi ve sekularizmi de laikliğin ideolojisi olarak betimleyebiliriz. Sekular devlet, karar ve uygulamalarını nesnel dünyanın koşullarına göre yürürlüğe koyar. Dinsel normları dikkate almaz. Kişiler arasındaki ve kişilerle kendisi arasındaki ilişkileri sekularizmin ışığında yönlendirir.
c. Laikliğin Biçimi ve Özü
Hristiyanlık devlete sonradan karışır duruma geçmekle birlikte devlet dini doğmadığı için onu devletten ayırmak gerçekleşebilmiş fakat İslam devletle iç içe doğduğu için onu devletten uzaklaştırmanın güçlüklerini Türkiye hala yaşamaktadır.
Laiklik, dinin devletin yönetim biçimine katışmasını yadsır. Böyle olunca da siyasal islamı karşısında bulacak ve doğal olarak siyasal İslama karşı olacaktır. Mevdudin’in ”İnsan yaşamını Allah’ın hakimiyeti altına sokmak” biçimindeki öngörüsünü kabul etmeyecektir. Bu, biri birine zıt olan farklı yönetim biçiminin ara kesiti olarak ta düşünülemez. Prof. Toktamış ile Dilipak’ın kol kola girmiş olsa bile.
Laikliğin dinlere karşı olduğu savı inandırıcı değildir. Dinin siyasallaşmasına, nesnel normların yerini almasına karşıdır. Böyle olunca da, siyasallaşan İslam Iaikliği dinsizlik olarak niteleyecek ve Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerini din karşıtı olarak görecektir. Oysa o devrimler din karşıtlığı değil, dinden bağımsızlık temelinde gerçekleşmiştir. Böyle olunca din, insanın özgür iradesinin seçimine bırakılan bir toplumsal kurum olarak nitelenir. Laiklik bu toplumsal kurumun varlığını kabul eder Fakat o kurumun siyasal ve yönetsel erke katışmasını olanaklı görmez. Bunun tersi de doğru olmalıdır: Siyasal ve yönetsel erkin dine katışmasını yadsımalıdır. Özetle ne devletin dini ve ne de dinin devleti olmamalıdır.
Laiklik, sekularizmin uygulama biçimiyse, dünyayı, olup bitenleri (yalnız yer küresinde değil evrende, insan ve toplum yaşamda, yaşamın her aşamasında ve mikrobial dünyada da) deney, gözlem, bilgi birikimi yöntemleriyle yorumlayacaktır. Bunun öteki adı bilimdir, bilimsel davranış biçimidir.
Laiklik bununla yetinmez, onun içeriğinde, devletin tüm inanç biçimlerine aynı yakınlıkta değil aynı uzaklıkta olmasını öngörür. Her hangi bir inancın ve savunucusu ne de karşıtı olamaz. Laikliğin yok olduğu bir ortamda, farklı inanç gruplar kanlı boğuşmanın içine sürüklenebilir. Şeriat özlemi duyan gerici kadroların yaşamlarının güvencesi bile laiklik ilkesine bağlıdır. Laikliğin yok olduğu toplumlarda, gericinin gericisi, şiddetin daha şiddetlisi her zaman doğacaktır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin laiklik temelinde, ulusal barışı koruyarak, teori ile pratiğinin, kural ile kurumlarının bir bütün oluşturması ve Cumhuriyetin özünü ve içeriğini yapılandırması, yer yüzünde gelişmekte olan ülkelerin emperyalizmi yenilgiye uğratacağının da örneğini sergilemesi, yalnız 20. yüzyılın değil 21. yüzyılın da yoksullaşan mazlum ülkelerine esin kaynağı olacaktır. O sadece bizim Mustafa Kemalimiz değil, gelişmekte olan ulus devletlerinin de Mustafa Kemalidir. Laikliğe sahip çıkmak demokrasiye sahip çıkmak, Cumhuriyete sahip çıkmak Mustafa Kemal’e sahip çıkmakla eş anlamlıdır.
Kayseri ADD Şubesi’nin 26.3.2000 günü düzenlediği konferanstaki konuşma
Okunma sayısı: 1772




Mart 6th, 2010
Kategori: 
Etiketler:
Laisizmi anlamak için Atatürk’ü anlamak lazım. Onun çok önem verdiğim bir sözü var: “muhtelif kültürler vardır ama medeniyet tekdir o da batı medeniyetidir, ya bu medeniyete uyum sağlarsınız ya da cayır cayır yanarsınız” Atatürk’ün bu sözü çok doğru bir saptamadan kaynaklanıyordu: Batının gelişimi ancak kilisenin gücüne karşı verilen savaşlarla sağlanabilmişti. Batı ülkeleri gelişmelerini kilisenin doğmalarına karşı bilimsel düşünceyi güçlendirebildikleri oranda gerçekleştirmiş ve bunu bir uygarlık projesi olarak ortaya çıkartmışlardı.Dinin etkin olduğu hiristiyan ülkelerinin de bu gün bile diğerlerinin çok gerisinde kalmış olmaları (latin amerika, meksika, ispanya, portekiz) bu durumun aslında çok da değişmediğini göstermektedir. İslamiyet açısından da durum aynıdır -çok daha kötü değilse- İslamiyete daha yakın olan ülkeler sosyal, kültürel, petrolü saymazsak ekonomik açılardan aynı oranda geri kalmaktalar: Arap yarımadası, Afganistan, Pakistan, İran, Kuzey afrika ülkeleri… sözlerime kanıttır.
Laisizm dinin toplumsal gelişmelerini önlemesinin önüne geçmektir. Ancak aynı oranda da Atatürk’ün sözleriyle “yüksek nitelikli insanlar istemektedir”. Bu gün dincilerin saldırı konusu yaptıkları “seçkinler” söylemi de bence tam olarak bunu yansıtmaktadır: dinle ilişkileri sınırlı, cemaat mensubu olmayan, kadın erkek eşitliğinin sağlandığı batı kıyı illerinde durum dinci partilerin çok gerilerde kaldığını hatta genel bir gerileme içine gireceklerini göstermektedir.
Son referandum sonuçları da aslında bunu göstermektedir: Şöyle ki:
Eğer dinciler sadece ve sadece yararını görmüşken, kovuşturmaya uğramamış, işkence görmemiş, hapsedilmemiş, göçe zorlanmamış tam tersine 12 Eylül 1980 rejimi tarafından açılan yüzlerce imam hatip okulunu, her köşeye inşa edilen camileri, okullardaki mecburi din derslerini, yaygınlaştırılan kuran kurslarını, çarşaf, başörtüsü için verilen destekleri, dini imanı korumayı amaçlayan yasa maddelerini inkar edebilmiş ve unutturabilmişseniz,
Eğer 12 Eylül rejiminin size sağladığı avantajları, tek lider diktatörlüğünü, oy barajlarını saklayabilmiş ve varlık ve güçlenme nedenleri olan 12 Eylül rejimine karşı olduklarını insanları inandırabilmişse,
Eğer hayır diyenlere bu maddelerin “sadece adaleti siyasallaştıran ikisine karşıyız diğer 26’sına karşı değiliz” dedirtecek kadar bu iki maddeyi balla börekle kaplamışsa,
Eğer demokrat, ilerici, milliyetçi çevrelerin 12 Eylül rejiminde gördükleri tüm işkenceleri, sürgünleri, kıyımları istismar edebilmiş hatta bazılarını kandırabilmişse,
Eğer bütün bil board’ları kapatmış, tv ve radyoların çoğunu satın almış, basını susturmuş, kendinize bağlamış borazanınızı sonuna kadar öttürmüşse,
Eğer belediyeleriniz kilometrelerce yemek masaları kurmuş ve halka “evet” reklamı yapan referandum rüşveti yemek dağıtmışsa,
Eğer “emeklilere toplu sözleşme” diyebilmiş ve buna inananları bulabilmişse.
Eğer grevsiz toplu sözleşme olabileceğini zanneden insanlar bulabilmişse…
Eğer 94 yaşındaki bir ihtiyarı yargılayabileceğinize inanmış insanlar bulabilmişse,
Eğer “çocuklar devlet tarafından korunur” maddesinin “çocuklar tacize karşı korunur” maddesini zaten kapsadığını insanlardan saklayabilmişse,
Eğer Amerika, Avrupa ve Amerikadaki şahıs yollarında önder olmuş ve canla başla her türlü fitnesi, fesadı, iftirası, komplosuyla desteklemişse,
Eğer foyalarını ortaya döken bir polis müdürüne düzenlediğiniz komployu bile refenardum sonrasına saklamışsa,
Şantajı bir güncel politika aracı yapabilmişse,
Eğer hayali bir örgüt kurmuş, özel mahkemeler yaratmış, kampüsler oluşturmuş ve tüm muhaliflerinizi bu başı sonu belli olmayan sözde örgütün üyesi olarak gösterebilmişse,
Bu mahkemelerde suçlarını öğrenmek isteyen sanıklara bunun devlet sırrı olduğu için söylenemeyeceğini söyletebilmiş ve toplumu inandırabilmişse,
Eğer toplum üzerinde bir telefon terörü yaratabilmişse,
Eğer muhalefet partilerini her türlü kötülüğün kaynağı gibi gösterebilmiş, diğerlerini sütten çıkmış ak kaşık yapabilmiş, bunları da devletin tüm olanaklarını kullanarak halka yutturmaya çalışmışsa,
En korkunç diktatörlerle, insan kasaplarıyla, soykırımcılarla sırf Müslüman oldukları için kol kola girmiş, din iman adına onlara kol kanat germiş ve hala daha demokrasiden ve insan haklarından bahsedebilmişse,
Cumhuriyet tarihinin en büyük borçlanmasını yapmış, en fazla devlet malını satmış ve gelen paralarla kendinizi başarılı gösterebilmişse,
Eğer çoluk çocuğunuzu işadamlarının kesesinden okutabilmiş ve bunun karşılığını neyle ödediğinizi saklayabilmişse,
Tüm devlet memurlarını kendi parti elemanınız gibi görebilmiş, kullanabilmiş ve bunu saklayabilmişse,
Eğer lideri “ölen” bir siyasi partinin mirascılarını sizi desteklemeye ve hayır oylarını bölmeye ikna edebilmişse, onlar da çok kritik bir oranı lehlerine dönüştürmüşlerse,
Eğer ihanet ettiği, mahkum ettirdiği bir siyasetcinin partisini bile bölünme noktasına getirmiş, destek olmasını sağlamışsa,
Eğer YÖK gibi bir kurumu akademisyenlere iş güvenliği kurumu gibi gösterebilmiş ve onları susturabilmişse ya da kendi tarafınıza çekebilmişse.
Eğer ÖSS KPSS gibi kabusların gerekli olduğuna insanları inandırabilmişse, ayrıştırılan insanlara ayrıcalıklı oldukları zannını verebilmişse, üniversiteleri susturabilmişse,
Eğer yaz günü kömür bile dağıtmış, yeşil kartı oy tevdi aracı yapmışsa,
Eğer evlere dağıttığınız referandum rüşveti düdüklü tencerelere bir de çeyrek altın eklemişse,
Ve eğer altın musluklu villanın kardeşinize ait olduğunu söylemişse ve bunun ne anlama geldiğini saklayabilmişse.
Üstüne üstlük oy veren sayısını üç yılda on milyon birden arttırabilmişse!,
Eğer, bütün bunlara rağmen sadece oyların sadece %58’ini almışsa, ya da bunların hiçbirini yapmayanlar yapmamalarına rağmen %42’sini almışlarsa,
PKK ile gizli görüşmeler yapıp “birşeylerin” karşılığında bir süreliğine saldırıları durdurmuşsa,
Gerçekte bunların anlaşılması halinde dincilerin oyları, artık barajın bile altında kalacaktır demektir.