USTA gazeteci Emin Çölaşan’la, ‘istifa-kovulma’ furyasını konuştuk. Çölaşan, rahat: Tayyip onları fırçalıyordu. Beni kovmakla da bir şey kazanamadılar. Tayyip vergicileri gönderdi işte. Sarı öküzü feda edince aslanlar, diğer öküzleri istiyor. Ben onurumu kurtardım, onlar düşünsün.
Giderken aklımda Emin Çölaşan’la Ankara’yı turlamak vardı. Başkente ayak bastığım an vazgeçtim dahiyane fikrimden. Bir kere güneşi gören sokağa atmış kendini. Bir de “Ulusal Egemenlik” Bayramı. Ha Çölaşan’la Anıtkabir’e gitmişsin, ha tahrik gücü yüksek intihar eylemi planlamışsın!.. Gören başlamaz mı “Ne olacak bu memleketin hali Emin Abi!..” diye.
Ben onurumu kurtardım; kurtaramayanlar düşünsün
Emin Çölaşan Hürriyet’ten ayrıldığından bu yana neredeyse 3 yıl geçti. Ama hala adıyla birlikte anılan üç kelime var: Hürriyet, Aydın Doğan, Ertuğrul Özkök.
Haksızlık etmeyelim bunlara son dönemde şimdi yazdığı Sözcü de eklendi.
Mevzu bahis, adının özdeşleştiği Hürriyet bile olsa, bir “ayrılık hikayesi”nin bu kadar yüksek reytinginin olması Çölaşan için iyi bir şey mi acaba?
’Vefa’, her ne kadar, günümüzde hükmünü İstanbul’da bir semt adı olarak sürdürse de; lafa gelince “o da pek vefasız çıktı arkadaş” demeye bayılan bir yanımız da var ya… Acaba hala bu konuyu konuşuyor veya yazıyor olması, itici hale getiriyor mudur onu? Bu soruyu durduk yere soruyor değiliz. Daha iki hafta önce, Yılmaz Özdil, Hürriyet’te yayınlanan röportajında “Sonum Çölaşan gibi olur diyor musunuz?” sorusuna “Olmaz çünkü ben patronlarımın arkasından konuşmam” diye cevap verdi.
Doğan’la vuruştuk
Çölaşan, oturduğu koltuktan kalkıp arkasındaki kitaplığın yanına geçiyor. Raflardan birinde, düzgün biçimde istiflenmiş bir kağıt dağı var. “Hayır tam tersine” diyor bu dağı göstererek: “Bunların her biri, bana gelen destek, teşekkür mesajları. Kınama arada bir veya iki tane vardır…”
Vurgulama ihtiyacı duyduğu belli: “Ben kimsenin arkasından konuşmadım. Ben Aydın Doğan’la vuruştum. O AKP adına neferlik yapıyordu, ben de AKP’ye karşı olan milyonlarca insan adına neferlik yapıyordum. Güç onların elinde olduğu için, beni kovmak zorunda kaldılar.”
Çölaşan’la “gazetecilik” konuşurken sözün kovulma hadisesini teğet geçmesi mümkün değil. Tuncay Özkan’ın bir sözü var: “Ben Emin Abi’nin kitabını geçmiş diye okumuyorum. Gelecek diye okuyorum. ” Böyle bakarsanız, “emsal” kabul edip, bugüne tutulan ayna olarak da kullanabilirsiniz Çölaşan’ın hikayesini. Ondan sonra yaşananlar da ortada çünkü. Nüans farklarıyla da olsa Bekir Coşkun, Necati Doğru gibi başka büyük “ayrılıklar” da yaşandı aynı adreste. Daha fenası, “basın-sansür-istifa (veya kovulma)” üçgenine sıkıştırılan gazeteci sayısının her gün arttığını hangimiz görmezden gelebiliriz ki!
Başını kaçırdığı filmi izlerken tad alamayanlardan olabilirsiniz diye önce başa döneceğiz. Ki orası da zaten Çölaşan’ın mesleki “DNA haritası” gibi..
Hayatının hiç bir döneminde gazeteci olmayı düşünmemiş Çölaşan. ODTÜ İdari Bilimler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Devlet Planma Teşkilatı’na girmiş; Müsteşar Turgut Özal tarafından kovulmuş. Oradan Maliye Bakanlığı ve PETKİM’e; oralardan da kovulmuş!
Neden her seferinde kovuluyorsunuz?
“Özal döneminde, bunlar ilk defa devlette şimdi gördüğümüz örgütlenmeyle DPT’yi ele geçirdiler. Bu duruma karşı çıktık; onun kavgasıyla beni kovdurdu. PETKİM’de DİSK’e bağlıydık, Türk-İş’e geçin diye baskı yaptılar. Geçmeyince topluca kovulduk… Hürriyet’teki 3. kovuluşumdu. Ama üçü de şanla ve şerefle kovulmadır. Onun gururunu yaşıyorum…”
“Abi ben yine kovuldum”
Yazı yazmayı hep sevmiş. Gazetecilikten çok önce Cumhuriyet’te yazı dizileri, Milliyet’in “Düşünenlerin Düşüncesi” köşesinde yazıları, çeşitli dergilerde araştırmaları yayımlanmış. İki defa Ali Naci Karacan Yazı Yarışması birincilik ödülünü almış Abdi İpekçi’nin elinden. “Yani Abdi İpekçi’yle tanışmıştık” diye başlıyor mesleğe adım atışını anlatmaya;
“PETKİM’den de kovulunca Abdi Bey’e haber gönderdim. ’Abdi Bey ben yine kovuldum. İşsizim. Artık benim yapabileceğim bir şey yok; devlete giremem, ticaret yapamam, gazetecilik yapayım mı’ diye. Abdi Bey de gel başla dedi.”
Çölaşan siyaset muhabiri olmak istiyormuş ama İpekçi “ekonomi” demiş. Sene 1978-79, Türkiye büyük döviz darboğazına girmiş. Çölaşan’ın ifadesiyle “inanılmaz olaylar” yaşanmaya başlanınca, eski işlerinde edindiği çevre, işine yaramış. “Bana bakanlıklardan filan haber akmaya başladı” diyor. Bu haberler sayesinde “iyi bir muhabir” olmuş. Çetin Emeç, bu “iyi muhabir”in iyi söyleşiler de yapabileceğini düşünmüş ve “Her pazar bir söyleşi” teklifini getirmiş. Çekinirlermiş sorularından. Onaylıyor: “Söyleşinin esprisi o. İyi sorular sorardım. Çok araştırırdım..”
Sansürle ilk tanışma
“İsim yapınca”, 1985’te Erol Simavi’den transfer teklifi almış ve 25 milyon lira (büyük paraymış) ve bir yerli otomobil karşılığında Hürriyet’e geçmiş. Bu arada “Turgut Nerden Koşuyor” gibi “çok satan”kitaplar da yazıyor. “Söyleşiler beni kesmemeye başladı” diyor. Köşe yazarlığı, Çetin Emeç döneminde gündeme gelmiş ama yazmaya Rahmi Turan zamanında başlamış. Turan’la yaptığımız söyleşiye atıfta bulunuyor:
“Size anlatığı gibi, yazım önce İsviçre’ye fakslanıyordu. Erol Bey, bazısına tamam, bazısına değil diyordu…”
Herşey aklıma gelirdi de, Çölaşan’ın sansürü böyle sakin sakin anlatacağı gelmezdi. Altını çiziyor:
“Razı olmak zorundaydım. Daha yeni adım atmıştım köşe yazarlığı alanına. Belli bir yerim yoktu. Yazım her zaman başka bir yerde çıkıyor filan..”
Acaba o gün neler yazıyordu da makas yiyordu patronundan?
Tam hatırlamıyor ama Özal iktidarını hedef alan yazılarmış.
Hürriyet okuyucusu “helal olsun” demeye, yazıları da tutmaya başlayınca, yerini bulmuş: 5. sayfa.
Sözcü’de de 5. sayfada yazıyor. Özel bir anlamı var mı derseniz, Hürriyet’te sayfasıyla tanıştığı gün Erol Simavi’nin söylediği sözü aktarıyor: “Bundan önce 5. sayfayı kime verdiysem bana ihanet etmiştir. Sen bana ihanet etme..”
Çölaşan’dan önce 5. sayfada Mehmet Barlas varmış! “Barlas’tan önce de sanırım Çetin Altan’dı” diye hatırlatıyor.
Tayyip’in fırçaları
Masal başladığı gibi “mutlu” bitmiyor:
“AKP iktidarı geldi. Hem Aydın Doğan’dan, hem Ertuğrul Özkök’ten ’Aman yazma, eleştirme, bizim Maliye Bakanlığı’yla işimiz var, TMSF’yle işimiz var’ uyarıları başladı. Bunu yazamazsın, onu yazamazsın… Yazıyorsun yazını sansür ediyorlar. Kavga ediyorduk. En sonunda, 2007 Ağustosunda, 22 yıl çalıştığım Hürriyet’ten kovmak zorunda kaldılar beni.”
İşin sırrı “zorunda kaldılar” vurgusunda. Başka çarelerinin olmadığını söylüyor Çölaşan: “Tayyip onları fırçalıyordu. Beni kovmakla da bir şey kazanamadılar. Tayyip vergicileri gönderdi işte. Öküz sürüsünden sarı öküzü feda edince aslanlar diğer öküzleri istemeye başlıyorlar senden. Bunun sonu yok. Onurunu kurtardın veya kurtaramadın. Ben kurtardım Allah’a şükür, kurtaramayanlar düşünsün.”
Koalisyonlar medya patronlarını kurtarıyordu
Kovulmasını konu alan üç kitap yazdı Çölaşan; Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi, Her Kuşun Eti Yenmez ve Sakıncalı Gazeteci.
Bir de bunlardan önce yazdığı bir başka kitap var; Şu Benim Gazetecilik…
O kitapta diğerlerinin aksine, alabildiğine samimi bir Çölaşan-Doğan ilişkisi yansıyor sayfalara.
Milliyet’ten Hürriyet’e geçerken çok üzülmüş Aydın Bey, “Yıldız gazetecisin, gitme” demiş, sonra kendisi kovdu…
Kırılma noktası AKP iktidarı. Ondan önce koalisyonlar vardı. Medya patronları koalisyonun bir kanadının tepkisini çekseler bile öbür kanadına veya kanatlarına sığınırlardı. Dolayısıyla işler iyi yürürdü. O hükümetlerden AKP’de yaşanan baskının yüzde biri bile gelmezdi medyaya. Bağırıp çağırırdı bazen Turgut Özal ama kimse fazla umursamadı. Çünkü o dönemde medya patronlarının tek derdi vardı kağıt bulmak. 1980-90’lardan sonra medyaya büyük işadamları girmeye başladılar. Aydın Doğan, Turgay Ciner, Mehmet Emin Karamehmet. Hepsnin iktidarla milyarlarca dolarlık ilişkileri var. Bunların gazeteleri, onların hoşuna gitmeyen şeyleri yazabilirler mi?
Doğan Grubu, medyayı ana faaliyet koluna dönüştürdüğü iddiasında…
Hadi elden çıkarsınlar o zaman POAŞ’ı, Hilton’u satsınlar…
Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=34317
Okunma sayısı: 575




Nisan 26th, 2010
Kategori: 