Kemalist Ulusçuluk
Herkesin, tartışılmaksızın kabul etmesi gereken bir ideal vardır: ‘Devlet sınırlarıyla ayrılmamış bir dünya; her an her yerde insanlar arasında bozulmayacak bir eşitlik. Ve bütün farklı halkların, farklı unsurların sarsılmaz kardeşliği, politikanın insan hak ve özgürlüklerinin altında yok olduğu bir düzen, unutulup gitmiş bir iktidar hırsı…’
Tüm bunlar insana yakışırdır, iyidir, doğrudur; ancak uygulanabilirliği sorgulanmaya muhtaçtır. Mevcut durum ve dünyanın şartları göz önüne alınmadan oluşturulan ideal ve politikalar, ütopyadan öteye geçemez. Ve gerçekler dikkate alındığında olabilirliği kuşkulu olan hedefler için insanları harekete geçirmek, onlara umut vermek, affedilir değildir.
Kuşkusuz, bu, insanlık için en ‘insanca’ olan ideali reddedeceğimiz anlamına gelmemektedir. Vurgulanmak istenen; böyle bir ideale ulaşmak isteyenlerin, öncelikle mevcut durum içindeki en insani sistemi belirleme ve uygulama gerekliliğidir. Hayal peşinde koşmak yerine, gerçek seçenekler arasında en insancıl olanı seçebilmenin önemidir. Ve günümüz dünyasına bakıldığında, uygulanan sistemler sorgulandığında, en insancıl olan, ‘Kemalist ulusçuluktur’.
Şu soru akıllara gelebilir, ‘Adı üstünde ‘ulusçuluk’, böyle bir ayrım nasıl insancıl olabilir ki?’. Bu sorunun cevabını bölümün sonunda değerlendireceğiz.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkler
Ulusçuluk akımı, Fransız İhtilali’nin ardından dünyada hızlı bir yayılma göstermiştir. Ancak, eşitlik, özgürlük, milliyet gibi terimlerden beslenen her ulusal eylem ve siyaset aynı hedefe varmamıştır. Özellikle ulusçuluğun kaynağı olan Avrupa, bu fikri, emperyalist amaçları için kullanmaktan çekinmemiştir. Ve ulusçuluk, bu devletlerin uygulamalarında çoğu zaman ırkçı bir hal kazanmış, sömürgeciliğe dayanaklık etmiştir.
Ulusçuluk akımı sonucu yıkılmaya mahkûm olan devletlerden biri de Osmanlı İmparatorluğu’dur. Bünyesinde, Rum, Arap, Bulgar gibi birçok farklı unsuru bulunduran Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, imparatorluk içindeki Türklerin durumu nedir? Metin Aydoğan, bu noktaya şöyle değinir: ‘(…) Osmanlı İmparatorluğu’nda, Türklere kendi ülkelerinde ikinci sınıf insan gibi davranılıyor, etnik yapıları nedeniyle devlet yönetiminden uzak tutuluyorlardı. Yalnızca Anadolu Türkmenliği değil, Türklüğü simgeleyen, belli eden ya da açıklayan her nitelik, gizlenmesi gereken bir eksiklik, bir kusur gibi görülüyordu. Türk kimliği, Osmanlı kimliği içinde eritilmeye çalışılmıştı, eski Türklerde ‘budun’ olarak tanımlanan millet kavramı yerine, topluma ‘ümmet’ anlayışı yerleştirilmişti. Türk sözcüğü, hor görülmenin, hakaret içeren tanımı haline gelmişti.
Osmanlı yönetimi için Türklük, benimsenmesi olanaksız, utanç duyulacak bir gerilik ve bir alt kültür’dür. Osmanlılık gelişkinliği, Türklük ise yabanlığı ifade eder. Önce Araplardan başka herkes küçük görüldü, daha sonra Avrupa’nın yüksek etkisine bağlı olarak Batıcılığa yönelindi. Osmanlı yönetimine göre; Araplar temiz soylu (kavm-i necip), Batılılar uygar, Türkler ise anlayış yeteneği olmayan (etrak-i bi idrak) bir kavimdi’1
Ancak, imparatorluk içinde en çok hor görülen unsur Türkler olduğu halde, ‘ulus bilincini’ en geç kazanan unsur da yine Türkler olmuştur. Dietrich Schlegel, Prof. Dr. Özer Ozankaya ile yaptığı söyleşide: ‘Bir Alman kültür sosyoloğu ve filozofu, 1920’li yıllarda Gecikmiş Millet adlı bir kitap yazmıştı. Bu kitabın adına dayanarak, Türkleri birçok kez, ‘Avrupa’nın en gecikmiş milleti’ olarak nitelendirdi. Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altında yaşamış olan Yunan, Romen, Bulgar milletleri eşit haklara sahip olma süreçlerini ve yeniden milli doğuşlarını 19. yüzyıldan, 20. yüzyılın başına kadar tamamlamışlardı. Fakat Türkler, ancak, I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ‘Türk kimliklerine’ kavuşmuşlardır’2 diyecektir.
Türkler arasında ‘milliyetçilik’ akımının başlatıcısı olmamakla birlikte, kurduğu cumhuriyetle bu akıma ‘uygar’ ve ‘insani’ bir yön veren Mustafa Kemal ise, konuya farklı bir yönden, bir özeleştiri ile değinir. 1923 Martında ABD Elçisi Bristol’a şöyle der: ‘Bizim milletimiz, milliyetinden tegafül edişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dâhilindeki akvam-ı muhtelife hep milli akidelere sarılarak, milliyet mefkûresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir, tezlil ettiler. Anladık ki; kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış’3
Şimdiye kadar yer verdiğimiz değerlendirmelerden, özetle şu sonucu çıkarabiliriz: Türkler, kurucusu oldukları Osmanlı İmparatorluğu içinde, zamanla en dışlanan, hor görülen, önemli makamlardan uzak tutulan hatta sömürülen kesim haline gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, Fransız İhtilali sonucu dünyada yayılan milliyetçilik akımları karşısında direnememiş, kendi olumsuz şartları da buna eklenince yıkılmaktan kurtulamamıştır. Bu yıkım süreci içinde, milliyetlerine geri dönüp, ulus devletleri kuran çeşitli unsurlar içinde en son harekete geçen ise yine Türklerdir. Yıllarca, özellikle birçok düşünürü tarafından dile getirilen klasik milliyetçi anlayış, Atatürk ile beraber yerini Kemalist ulusçuluğa bırakmıştır. Buradan bakıldığında, diğer unsurlar, Balkan ve I. Dünya Savaşı sırasında uluslaşırlarken; Kurtuluş Savaşı, Türk halkı için, hem bağımsızlık, hem de uluslaşma savaşı olmuştur. Bu savaşın sonunda, Mustafa Kemal’in deyişiyle halk ‘kendini hatırlamıştır’. 27 Ekim 1922’de söylediği şu cümle çok anlamlıdır: ‘Üç buçuk yıldır, ulus olarak yaşıyoruz’4
Mustafa Kemal, içinde bulunulan çağda yalnız ve yalnız ulus devletlerin ayakta kalabileceğini biliyor ve adımlarını bu yönde atıyordu. ‘Ulusçuluk’ , Kurtuluş Savaşı’nı başlatan temel amaçlardan biri olmasının yanında, 1927’de İkinci CHP Kurultayı sırasında, CHP’nin ve dolayısıyla Kemalist devrimin temel ilkelerinden biri olarak kabul ediliyordu.
Mustafa Kemal, bir ulus devlet kurmuş ve bu fikri kurduğu devletin temel prensiplerinden biri haline getirmişti.
Kemalist Ulusçuluğun ‘ulus’ tanımı
Osmanlı Devleti, güçsüzleşip, çöküş belirtileri göstermeye başladığında, önde gelen devlet adamları ve düşünürler, çeşitli kurtuluş yöntemleri geliştirmişti. Bunlardan en öne çıkanları ise, Yusuf Akçura, 1904’te yayımladığı ünlü ‘Üç Tarz-ı Siyaset’ makalesinde şöyle kaleme alır: ‘Birincisi, Osmanlı hükümetine tabi muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir ‘Osmanlı milleti’ vücuda getirmek. İkincisi, hilafet hakkının Osmanlı Devleti hükümdarlarında olmasından faydalanarak, ‘bütün İslamları söz konusu hükümetin idaresinde siyaseten birleştirmek (Frenklerin ‘Panislamisme’ dedikleri). Üçüncüsü, ırka dayanan ‘siyasi bir Türk milleti’ teşkil etmek.(Turancılık, y.n.)’5
İşte Osmanlı üst tabakasının aklına gelen çözüm yolları bunlardı, ancak Yusuf Akçura’nın da dikkat çektiği gibi, bu üç siyasetin de şartları henüz oluşmamıştı ve oluşması da muhtemel görünmemekteydi.
Öte yandan Mustafa Kemal’in aklında ise çok daha farklı bir siyaset tarzı vardı. O, ‘Osmanlı milleti’ anlayışının dayanaksız kaldığı süreci yaşamıştı. ‘Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık’, diyerek bu anlayışla uyuşmadığını belli etmişti. Ayrıca, birçok kereler Anadolu kalkışmasının, ‘Panislamist’ yahut ‘panturanist’ emeller gütmediğini de üstüne basa basa söylemişti. Mustafa Kemal açık olarak bu ‘üç tarz-ı siyaseti de’ reddediyordu.
O’nun milliyetçiliği ne kan, ne din milliyetçiliği olacaktı. O ‘yurt milliyetçiliği’ kavramını temel alıyordu. Anadolu toprağı üzerinde yaşayan, dil, kültür ve ülkü birliği içindeki, dini, kökeni, ırkı ne olursa olsun, bu toprakların ortak kaderini paylaşan herkes Türk’tü.
-‘Milliyetçilik’, ‘Ulusçuluk’; isim farklılaşmasının nedenini de tam burada yorumlayabiliriz. ‘Mustafa Kemal, millet kavramının ümmet kökeninden geldiğini ve bunun dinsel bir içerik taşıdığını bildiği için millet kavramı yerine yeni bir kavram araştırmış ve sonunda Orta Asya Türkçesinden gelen ‘ulus’ sözcüğünü benimsemiştir.(…) Moğolcadan Orta Asya Türkçesine geçmiş olan bu kavram, sözlük anlamı olarak, belirli bir bölgede yaşayan farklı grupların bir araya getirdiği toplum demektir.’6
Görüldüğü gibi, yurt milliyetçiliğini esas alan; vatandaşları arasında din, ırk mezhep ayrımı yapmaksızın tüm unsurları bünyesinde toplayan bu prensibe ‘ulusçuluk’ demek daha yerinde olacaktır.-
Kemalist ulusçuluğun, yukarıda saydığımız üç tarz-ı siyasetten farkı konusunda özellikle üzerinde durulması gereken ırkçı milliyetçi, Turancı düşüncedir. Çünkü günümüzde Osmanlı Milleti yaratma ve İslam Birliğinden bir ülke teşkil etmenin Kemalizm ile uzaktan yakından bir ilişkisinin olamayacağı anlaşılmışken; halen kimi yerlerde Kemalist Ulusçuluk ile ırkçılık birbirine karıştırılmaktadır.
Mustafa Kemal, Turancı amaçlar peşindekilerin ‘hayal peşinde koştuklarını’ dile getirmiştir. Aradaki temel fark; ırkçılığın kan milliyetçiliğine; ulusçuluğun yurt milliyetçiliğine dayanıyor olmasıdır. Kemalist ulusçuluğun Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan topraklar üzerinde milliyetçi anlamda hiçbir emeli yoktur, onun işin Anadolu iledir. Öte yandan elbette, bütün Türklerin bağımsızlığını istemiştir, tıpkı diğer ulusların bağımsızlığını istediği gibi. Bu yönde işbirliğine dikkat çekmiştir, tıpkı diğer mazlum milletlerin işbirliği gereksinimine dikkat çektiği gibi. Ne yazık ki bugün bu söylemleri, ırkçı emeller için dahi kullanılmakta, yanlış yorumlanmaktadır.
Afet İnan: ‘(…) O rasizmi (ırkçılık) benimsememiştir, üstün ırk nazariyesini Atatürk telkin etmekten daima çekinmiştir. (…) O, her millete değer vermiş ve onları hürmete layık addetmiştir.’7 der. Daha henüz 21 Şubat 1920’de, Atatürk’ün kurduğu Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanan, ‘Asrın Prensipleri’ başlıklı yazıdaki şu bölüm ise, adeta Kemalist Ulusçuluğun tanımını o tarihte yapmıştır: ‘Irklara bağlı milliyet prensiplerinin ne korkunç emperyalizm istilalarına alet olduğunu, bilhassa ırkın hiçbir yerde hiçbir millet için itiraz edilemez bir esas olamayacağını bir taraftan Harbi Umumi, diğer taraftan ilmi incelemeler kafi derecede ispat etti. (…) Bizim de milli vaziyetimiz sınırlarımızla belirlenmiş bir milliyettir. Mütareke sınırı, kabul ettiğimiz milliyet prensiplerinin çizdiği sınırdır. Bunun dâhilinde yaşayan insanları, ırkları ve kavimleri ne olursa olsun millettaşımız sayıyoruz.’8
Bu tamamen gerçeklere uygun bir tespittir. Anadolu halkı, Türk ulusu önderliğinde, din, ırk, mezhep farkı gözetmeksizin bir mücadele vermiştir. Ölmemek için direnmiş ve adeta yeniden doğmuştur. Zaten yüzlerce yıldır beraber yaşayan, birbiri içine karışan bu topluluk, mücadele yıllarında, yabancı istilasına direnerek geçen yıllarda sağlam bir ortak karakter de geliştirmiştir. Bu ortak karakter ve ortak kaderdir onu bir arada tutan. İşte Mustafa Kemal’in ulusçuluğu bu değerleri taşır.
Diğer yandan ırk-ulus farklılaşmasına Ahmet Taner Kışlalı şu şekilde yaklaşır: ‘Bugün Iraklı da Arap’tır, Cezayirli de. Yani ikisi de aynı ırktandır. Ama aynı ulustan değildir. Çünkü bir ulusu ulus yapan dayanışma duygusuna, benzer biçimde duyup, düşünüp, davranmak alışkanlığına sahip değildir. Ama Cezayirli Berberi ile Cezayirli Arap aynı ulustandır.’10 Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki, Türk, Kürt, Çerkez, Laz bütün farklı unsurların da aynı ulustan olduğu gibi.
Bu anlamda belki de en iyi örnek ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözüdür. Bu sözün değerlendirmesini de şöyle yapar Kışlalı: ‘Gözden uzak tutulmaması gereken bir nokta da, Atatürk’ün ‘Ne mutlu Türküm diyene’ özdeyişini tarihe geçirdiği ortamdır. Bu söz, Avrupa’da ve giderek dünyada ırkçılığın yükseldiği bir dönemde söylenmişti. Azımsanmayacak sayıda Türk aydını da bu ırkçılığın etkisi altındaydı. ‘Ne mutlu bana ki Türk yaratıldım’ diye şiirler yazan Refet Işıtman gibi milletvekilleri vardı. Mehmet Emin Yurdakul’un ‘Dinim, ırkım uludur’ dizesi dillerdeydi. Ve Atatürk, ‘Ne mutlu Türküm diyene’ derken, aynı zamanda ırkçı yaklaşımların önüne de bir set çekmiş oluyordu.’11
‘Ne mutlu Türküm diyene’ özdeyişi yeni Türk devletinin ulusçuluk anlayışını en iyi tanımlayan cümledir. Bu söz, bugün Anayasamızın 66. maddesinde yapılmış olan vatandaşlık tanımımıza da kaynak teşkil etmiştir. 66. Madde de şöyle yazar: ‘Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür’ Başka herhangi bir koşul yoktur.
Kemalist ulusçuk anlayışında, ülke toprakları üzerindeki ulus ve bu ulusun diğer dünya uluslarına karşı değerlendirilmesini özetleyecek olursak: Anadolu toprakları üzerinde kader birliği yapmış, bu topraklarının dününü bugününü ve yarınını paylaşmış ve paylaşacak olan herkes; dini, ırkı, kökeni ne olursa olsun Türk’tür. Bu insan topluluğu dil, kültür ve ülkü birliği içerisinde Türk ulusunu meydana getirir. Dil; dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, ‘kurucu ve çoğunluk unsurun’12 dili, yani ülkemizde Türkçedir. Kültür; Anadolu kültürüdür. Ülkü ise bu toprakların bağımsız varlığının sürdürülmesi ve vatandaşların çağdaşlık yolunda bir bütün olarak ilerlemesidir.
Öte yandan, Kemalist ulusçuluk anlayışı, ırkçı düşünce aksine kendi ulusunu diğer uluslardan üstün görmez. Ancak, diğer ulusların da kendi ulusundan üstün olduklarını asla kabul etmez. Kemalist ulusçuluk dünya insanları arasında kimsenin kimseden daha kıymetli, daha ulu, daha zeki ya da farklı özelliklere sahip olduğunu düşünmez. Bu anlayışa göre, bütün uluslar eşit ve saygıdeğerdir.
Kemalist Ulusçuluğun Amacı
Yukarıda, Kemalist ulusçuluğun ‘ulus’ çerçevesini çizdik. Bu bölümde ise Mustafa Kemal’in niçin böyle bir prensibe gerek duymuş olduğunu tartışacak ve amaçlarını belirleyeceğiz. Öncelikle yanıt bulmamız gereken soru şudur: ‘Bu denli eşitlikçi, insani bir milliyetçilik yaratmaya çalışan Mustafa Kemal, niçin temel olarak böyle bir prensibe ihtiyaç duymuştur? Niçin yeni Türkiye’nin bir ulus devleti olmasını istemiştir?’
Fransız İhtilali’nin ardından dünyada büyük bir uluslaşma süreci başlamıştı. Uluslaşma süreci, doğal olarak ‘ulusal çıkar’ kavramını da devlet politikaları arasına sokuyordu. I. Dünya Savaşı’nda, belli başlı ulus devletler masa başında emperyalist hesaplar sonucu Osmanlı’yı dağıtmıştı. Ve bu sürecin ardından Anadolu toprakları üzerinde esarete mahkûm edilmiş, özgürlükleri elinden alınmış, geleceği hakkında kararları uzak topraklardaki yöneticiler tarafından alınan bir halk kalmıştı. Bu halk emperyalizmin acıtan tokadının sersemliği içindeydi.
Mustafa Kemal, yaşanılan çağda ancak bir bütün olarak mücadele edilirse öncelikle özgürlüğün kazanılabileceğini, ardından da gelişme yolunda hızlı adımlar atılabileceğini biliyordu. Bu yüzden, ırkçı ve ümmetçi anlayışı reddederek, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan halkın bir ulus olduğunu dile getirdi. Yüzlerce yıllık kardeşliğin, omuz omuza vermişliğin, ırk ve din birliğinden çok daha önemli olduğunu gösterdi. Ona bu bilinci aşıladı. Dünyada, bugün de olduğu gibi, ulus devletler ve ulusal çıkarlar her şeyin önünde giderken aksi yönde bir uygulamayı seçmek maceraperestlikten öteye gidemezdi zaten. Tek fark şuydu; Batı, ‘milliyetçiliği’ emperyalist amaçları için bir silah olarak kullanırken; Kemalist ulusçuluk, emperyalizme karşı bir kalkan oluyor ve bu bilinci bütün mazlum milletlere aşılıyordu. Uğur Mumcu’nun dediği gibi: ‘Atatürk milliyetçiliği, Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist ruh ve bilincinden kaynaklanır. Bu anlamda, ‘antiemperyalizm’ ve ‘yurtseverlik’ aynı öze ve içeriğe sahiptir.’13 Kemalist ulusçuluk antiemperyalisttir. Zaten, emperyalizme karşı, belirli bir sınıf yahut zümrenin değil bütün halkının çıkarlarını ve özgürlüğünü korumak isteyen insan mutlaka ama mutlaka ‘ulusçu’ olmak zorundadır. Bu fikrin öncelikli amacı, diğer devletler tarafından sömürülmeye ve tutsak edilmeye karşı mücadeledir. Vatan toprakları içinde bulunan ulus omuz omuza bu dış güçlere karşı bağımsızlığını savunmalıdır. Ne zamana kadar? Diğer bütün milletlerle eşit haklara sahip olana kadar. Kemalist ulusçuluk, antiemperyalist yönüyle tüm ezilen milletlere örnek teşkil etmiş, bu anlamda evrensel bir metot haline dönüşmüştür.
Ulusçuluğun ülke toprakları içine yönelik amacı ise; halkı bir bütün olarak çağdaşlaştırmak, ileri adımlamak ve refah içinde yaşatmaktı. Bunun için gereken çalışmaları devlet ve halk birlikteliğiyle gerçekleştirmek ve toplumu muasır medeniyetler seviyesinin üstüne taşımaktı. Bu yönüyle Kemalist ulusçuluk, halkçılık ilkesiyle sıkı sıkıya bağlıydı.
Buraya kadar sunduğumuz veriler ışığında ortaya çıkan manzara nedir?
1) Kemalist ulusçuluk, ‘yurt ulusçuluğudur’, ‘yurtseverliktir’
2) Mustafa Kemal’in deyişiyle: ‘Türkiye devletini kuran bir temel unsur vardır. Ve bu temel unsur ile işbirliği yapmış, talihini birleştirmiş unsurlar dahi vardır.’ İşte bu unsurların tümü Türk ulusunu oluşturur.
3) Kemalist ulusçuluk, kendi milletini ulu, diğer dünya milletlerinden yüksek gören kibirli bir ideoloji değil, dünyada hiçbir milletin diğerinden daha büyük, daha önemli olamayacağını savunan, eşitlikçi bir ideolojidir.
4) Dış dünyaya yönelik mücadelesi antiemperyalisttir. Hiçbir halkın başka bir halk tarafından sömürülemeyeceğini, bir halka ait vatanın, başka halklar tarafından güçle işgal edilemeyeceğini savunur. Özgürlükçüdür. Ancak dışa kapalı da değildir. Şöyle der Mustafa Kemal: ‘Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve beynelmilel temas ve münasebetlerde tüm çağdaş milletlere muvazi ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimai heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini saklı tutmaktır’14
5) Kendi halkının bir bütün olarak, medeniyet yolunda refah içinde ilerlemesini amaçlar.
6) Bu yönleriyle, dünyada mazlum milletlere, ezilen milletlere bir örnek olmuş, emperyalizmi yenilgiye uğratan ilk savaşın egemen ideolojisi olarak evrensel bir metot haline dönüşmüştür.
Bugünün Türkiye’sinde Kemalist Ulusçuluk
Mustafa Kemal’in ortaya koyduğu ulusçuluk ilkesi günümüze uzanan süreç içerisinde tek kelimeyle sahipsiz kalmıştır. Türkiye O’nun ölümünden sonra sağ ve sol olmak üzere iki kutba ayrılırken, ‘Kemalist ulusçuluk’ bu iki kutup tarafından da kirletilmiştir. Attila İlhan’ın deyişiyle, bir grup ‘milliyetçiliği komünizme karşı olmak’ sanırken, ‘iyi-kötü solcu geçinen bazı zevat ise milliyetçiliğe karşı çıkmayı ilericilik’15 zannetmiştir. Milliyetçi sözcüğünün, Atatürk sonrası Türkiye’sinde nasıl kirletildiğini en güzel dile getirenlerden biri de Uğur Mumcu’dur: ‘Milliyetçi sözcüğü son yıllarda siyasal tartışmaların başlıca konularından biri olmuştur. Kimi su katılmamış ırkçılığa, kimi yeşil bayraklı ümmetçiliğe, kimi liberal ekonomi düzenine, kimi de antikomünizme ‘milliyetçilik’ adını takmış ve karşıtlarını ‘milliyetçi olmamak’ ile suçlamıştır.
İlerici kesim de ‘aman bu milliyetçi sözcüğünü faşistler kullanıyor’ diye bu sözcüğe karşı soğukluk duymuştur. Nasıl, bir takım çevreler ‘devrimci’ sözcüğünü yasadışı fraksiyonlar kullanıyor diye ‘devrimci’ sözcüğünü terk etmişlerse, ilerici kesim de aynı psikolojik gerekçelerle ‘milliyetçi’ sözcüğünü ağzına almaz olmuştur.
Yanlış tavır değil midir bunlar?
Bizde ‘milliyetçilik’ genel olarak ‘muhafazakârlık’ anlamında kullanılmaktadır. Tabii, ırkçılık, ümmetçilik, yabancı sermaye işbirlikçiliği de aynı kompartımana sığdırılmaktadır. Irkçı ve Turancı mısın? Milliyetçisin… Ümmetçi ve mukaddesatçı mısın? Milliyetçisin… Yabancı hayranı ve Tanzimat Batıcısı mısın? Yine milliyetçisin…
Bu kavram ‘alaturka sağcı’ ve ‘alafranga sağcı’nın ipoteğine alınmıştır.
Bu kavram kargaşasına bir de ilerici kesimin ürkekliği eklenince ‘milliyetçilik’, toplumun muhafazakâr kesimi ile ırkçıların, Turancıların, ümmetçilerin, komprador kapitalizminin bayrağı olmuştur.’16
Nereden nereye gelindiği açıktır. Yukarıda uzun uzun açıkladığımız Kemalist Ulusçuluğun anlamı ırkçı, ümmetçi, liberal sağ ve kendi toprağına dönüp bakmayı akıl edemeyen, ‘tarihsiz’ sol düşünce tarafından lekelenmiştir. Ve bugün de bu anlayışlar devam etmektedir. Liberal olduğunu söyleyen, yabancı şirketlere ülke değerlerinin peşkeş çekilmesi için arabuluculuk yapmaya gönüllü olan kesim kendisine ‘milliyetçi’ diyebilmektedir. Ülkenin üniter yapısını sarsmaktan çekinmeyen, devlet kademelerini dinci kadrolarla yeniden yapılandıran, geçmişinden bugüne ümmetçi olduğu bilinenler yine ‘milliyetçilik’ kavramını ağızlarına sakız etmektedir. Keza, Turan emeli güttüğünden şüphe duyulmayan, Türk ırkından olmayı birlikte yaşadığı diğer ırklara üstünlük kabul eden ve bunu dile getirmekten çekinmeyen, şiddeti meşru gören, aşırı ırkçılar da, yine ‘milliyetçilik’ maskesiyle çıkar karşımıza. Bu ülkede, yabancı gizli servislerle ilişkileri deşifre olmuş kimseler dahi ‘milliyetçilik’ nutukları atmaktadır.
Yine kendisini, sol, sosyalist olarak tanımlayanlar, milliyetçiliği baş belası bir sistem, insanlığın kardeşliği önündeki bir duvar yahut işçi sınıfının mücadelesi önünde bir engel olarak görmekte ve bu kavramdan olabildiğine uzak durmaya çalışmaktadır. Ki bunların çoğu, yalnız Sovyet tarihi okuyarak bir ideoloji sahibi olunabileceğini zanneden dar görüşlülerdir. Yahut dünya gerçeklerini reddeden, tarihten ders çıkarmaktan yoksun hayalperestlerdir.
Ne yazık ki, günümüz Türkiye’sinde egemen olan görüşler hala bu yöndedir. Buna bir de yeni nesillerin, ülke sorunlarına, ülke değerlerine ilgisizliği eklenince; milliyetçilik kavramı, ‘Kemalist ulusçuluk’ unutturularak başka başka içeriklerle, yanlış anlam ve hedeflerle kullanılmakta ve buna ses çıkaran dahi olmamaktadır.
Yapılması Gereken
Bugün egemen devletlerin, diğer devletlere dayattıkları düşünce ‘Ulus devletlerin sonu’ tezidir. Buradaki tutarsızlık, nispeten güçsüz, küçük devletlere ulusal yapılarında gevşemeye gitmelerini buyruk veren büyük devletlerin, her geçen gün kendi ulusal yapılarını güçlendirmeleri, mevcut yapılarına zarar verecek her oluşuma karşı sert tavır almalarıdır.
Buradaki amaç açıktır: Emperyalizm kendisine karşı en güçlü savunma kalkanının ‘ulusçuluk’ olduğunu anlamıştır. Ve bugün gerek ABD yaptırım gücüyle, gerek AB ile, gerek IMF, Dünya Bankası gibi ülke kaderlerini ele geçirme mekanizmaları ile bu kalkanı kırmaya çalışmaktadır. ‘Ulus devletlerin sonu geldi’ söylencesi de bu oyunun bir parçasıdır ve ciddiye alınacak yanı yoktur. Bugünün dünyasında, gerçek olan ‘ulus devlettir’. Ve ülkesinin, halkının menfaatini düşünen herkes bu gerçekten yola çıkmalıdır. Aksi yönde herhangi bir çözümün imkânı yoktur. Dahası, ulus devletten vazgeçen, bu sistemi hor gören her düşünce veya ideoloji; daha en baştan emperyalizme yenilmeye mahkûm demektir. Tarih bunun örnekleri ile doludur.
Kendi coğrafyamıza dönecek olursak; özellikle Büyük Ortadoğu Projesi sürecinde Türkiye’nin ulusal bütünlüğü çok büyük bir engeldir. Ulus kimliği oturmamış Arapların hali ortadadır. Bizi de aynı kaderi paylaşmaya mahkûm etmek için oynanan oyunlar hepimizin gözleri önündedir. Azınlık hakları, Kürtlerin demokratik hakları gibi, tamamen uydurma, yapay ve terör destekli bu saldırılar sadece ve sadece ulus bütünlüğümüzde gedik açmak içindir. Biz; Türkü, Kürdü, Sünnisi, Şiisi, Çerkezi… yüz yıllarca bir arada yaşamız bir toplumuz. Bize bir arada yaşamayı yabancıların tavsiyeleri öğretmedi. Bu birliktelik, çoğu Avrupa ülkesinin tarihinden öncesine dayanır ve bir kültür sonucudur. Ancak bugün dillendirilen ayrıcalıklı hak istemleri tek bir amaca hizmet etmektedir ve bu da bilinmelidir; bu amaç, ABD’nin Ortadoğu’da yeniden çizdiği haritaların sınırlarının gerçekleştirilmesi hizmet etme amacıdır.
Bunda bizim de kabahatimiz büyüktür. Yukarıda saydığımız gerçek Kemalist ulusalcılıktan uzak, kimi uydurma milliyetçilik anlayışları da bu ülkenin ulusal bütünlüğüne zarar vermiştir. Bu ülkede milliyetçilik adıyla, ayrımcılık yapılmıştır, faşizm yapılmıştır.
Ve yine bu ülkede solculuk adına, etnik ırkçılığa çanak tutulmuştur. Ulus milliyetçiliğinden kaçılmaya çalışılırken, etnik milliyetçiliğin savunuculuğuna soyunulmuştur.
Bunlar, bizim ülkemizde tamamen yanlış anlayış ve politikaların acı sonuçlarıdır. Ancak affedilmeyecek ve tekrarlanmasına izin verilmeyecek sonuçlardır bunlar. İşin düşündürücü yanı ise, neden akıllara ‘Kemalist ulusçuluğun’ hiç gelmemiş olmamasıdır. Bireysel yahut sınıfsal çıkar yerine toplumsal çıkarı ön plana aldığı için olabilir mi?
Bugünün dünya şartlarında, bölgemizin şartlarında yapılması gereken Kemalist ulusçuluğu etkin kılmaktır. Bizim ülkemizin bir etnik mozaik olmadığı, bir azınlıklar bileşkesi olmadığı bilimsel olarak ortadadır.17 Bize düşen, devletimizin temel prensipleri ışığında, ortak dil, kültür ve ülkü birlikteliğinde; dini, ırkı, mezhebi, kökeni ne olursa olsun bütün vatandaşlarımızın eşit haklara sahip olduğunu; bu topraklar içinde kimsenin kimseden üstün olmadığını, sözde değil uygulamalı olarak gösterebilmektir. Bu ülkenin bir ortak kadere sahip olduğunu, hepimizin bu ortak kaderi paylaştığını dile getirmektir. Ülke coğrafyası içindeki bölgesel eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktır. Doğu insanını iş adamlarının insafına terk etmemektir. Bölgesel değil, toplumsal gelişmeyi sağlamaktır. Hakça bir ekonomik paylaşımı etkin kılmaktır. Ekonomik uçurumları kaldırmaktır.
Ve dışarıya dönüp, kimsenin bu topraklar üzerinde emperyalist amaç gütmemesini, bu ülkeyi bölmeye çalışmamasını, buna kalkışacak olanın öncelikle bu halkı ortadan kaldırması gerekeceğini, insanlarımızın yurdunu sonuna kadar savunacağını ve bunu bilen yöneticilerin de hiçbir yaptırıma, tehdide boyun eğmeyeceğini; ülkesinin menfaatinden taviz vermeyeceğini dünyaya haykırmaktır.
İşte bu, Kemalist ulusçuluğun gereğidir (Bunların tamamını söyleyemeyen bir görüş asla ve asla Kemalist ulusçu değildir). Ancak bu prensibi uygulamak için, yetkin kanaat önderleri ve sorumluluk sahibi, cesur ülke yöneticileri gerekir. Bizim sendelediğimiz nokta da bu olsa gerek…
Sonuç
Bu bölümün başında, adı ‘ulusçuluk’ olan bir ideolojinin ne kadar insancıl olabileceğini sormuştuk. Gerçekten de, insanları uluslar olarak ayırmak, onları farklılaştırmak insancıl olabilir miydi?
Dünyanın mevcut şartları, uygulanan politikalar, güdülen amaçlar gözler önündedir. Ve buna karşın Kemalist ulusçuluk da bu bölümde gözler önüne konmaya çalışılmıştır. Hem ülke sınırları içinde, hem ülkeler arasında kardeşliği ne kadar ön planda tuttuğu ortadadır. Tek çekincesi diğer ülkelerden gelebilecek saldırılara karşı kendi halkını korumaktır. Bunun içinde bir bütün, bir ‘ulus’ olarak kalmak zorundadır. Kendi içinde ayrımsız, eşitlikçi; dışa karşı medeniyet yolunda bütün diğer milletlerle kol kola yürümeye hazır, ancak antiemperyalist, bu yönde savaş veren tüm mazlum milletlere dost ve destekçi; bütün milletlerin eşit olduğu dünyadan yana bir anlayış.
Şu sözleri söyleyebilecek bir başka ‘milliyetçi’ yorum mevcut mudur: ‘İnsanlık önünde sonunda birleşmeli ve birlikte kardeşçe yaşamalıdır. Bunun için birleşmeli ve tüm anormalliklere, karşılıklı düşmanlıklara son vermeli ve hepsinden önce bu anormalliklerin sebebi olan, insanın insan tarafından sömürülmesi sistemi ortadan kaldırılmalıdır’ Bir başkası: ‘Dünya uluslarının mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi dirliği ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir.’18
İşte buyurunuz, Mustafa Kemal budur, Mustafa Kemal ulusçuluğu budur…
Türkiye, büyük tehlikelerle karşı karşıyadır. Dünyanın emperyalist-kapitalist güçleri gözlerini topraklarımıza çevirmiş ve basiretsiz yöneticilerin varlığından cesaret alarak planlarını uygulamaya koymuştur. Bu saldırı karşısında, yine aynı topraklar üzerinde, bir arada, kardeşçe bir hayat sürdürmek istiyorsak, en güçlü kalkanımızı, ‘Kemalist ulusçuluk’ anlayışımızı yeniden ve doğru bir şekilde hatırlamalı ve etkin kılmalıyız. Bugün, ihtiyacımız olan, ne çarpık sağ milliyetçilik, ne bilinçsiz sol çözümler ne de ümmetçi çırpınışlardır.
Yapmamız gereken Mustafa Kemal’e kulak vermektir. Çünkü tarih bir kez daha O’nu ve ideolojisini haklı çıkarmaktadır.
Kaynakça:
1. Metin Aydoğan, Ülkeye Adanmış Bir Yaşam (2) Atatürk ve Türk Devrimi, Umay Yayınları, 1. Basım, İzmir, 2006, s: 378, 379
2. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Dünya Düşünürleri Gözüyle Atatürk ve Cumhuriyeti, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2004, s: 93
3. Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Yayıncılık, 23. Basım, s: 177
4. Suna Kili, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 8. Basım, 2003, s: 261
5. Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Lotus Yayınevi, 2005, Ankara, s: 35
6. Anıl Çeçen, Kemalizm, Cumhuriyet Kitapları, s: 123
7. Prof. Dr. Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, Cumhuriyet Kitapları, 1998, s: 115-116
8. Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi Hakimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları,2. Basım, 2004, s: 37-39
9. Vural Savaş, Dip Dalgası, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, 2006, s: 15
10. Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, İmge Kitabevi, 7. Baskı, 2001, s: 46
11. Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi s: 47
12. Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı, Fark Yayınları, 8. Baskı, 2006, s: 40
13. Uğur Mumcu, Uyan Gazi Kemal, Um:ag Vakfı Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 2004, s: 239
14. Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, s: 66
15. Attila İlhan, Hangi Atatürkçülük, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, 2004, İstanbul, s: 88
16. Uğur Mumcu, Uyan Gazi Kemal, s: 237-238
17. Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı, s: 21
18. Atatürk’ten İnsanlığa Yol Gösteren Sözler, Truva Yayınları, 1. Baskı, 2005, s: 45
Okunma sayısı: 236
Sayfayı Yazdır
» Türkçe'yi düzgün bir şekilde kullanmaya,
» Kişi ve kurumlara hakaret içeren iletiler göndermemeye,
» Öfkeli ve tehditkar yorumlarda bulunmamaya,
Dikkat ediniz. Bu kurallara uymayan tüm yorumlar silinecektir.


