- Türkiye içinde Cumhuriyetle Osmanlı arasında barışma yerine çatışma anlayışı sürdükçe,
- Bölge ülkeleri, “kendi iç iktidar kavgalarını en öncelikli mesele olarak gördükçe”,
- Bölge üzerinde küresel hesapları olan büyük güçlerle işbirliği, her şeyden önemli olarak değerlendirildikçe ne Türkiye’de ne de bölgede sorunlar hafifleyebilir.
“Çözülebilir” sözcüğü yanlıştır, çünkü sorun her zaman olacaktır. Önemli olan hafiflemeye doğru, çözmeye doğru iç ve dış dinamiklerin kanalize edilebilmesi ve kullanılabilmesidir.
Dünyada her ülke sistemin şu ya da bu derecede içindedir, onun bir parçasıdır. Çin de Rusya da ABD kadar bu aksak yürüyen sisteme dahildir.
Sorun, sistemin içinde aşırı bir biçimde edilgen olup olmamakta yatar. Diğer bir deyişle kimi ülkeler ve güçler sistemde çok daha egemen bir biçimde yer alırlar. Ve dolayısıyla çıkarlarını (refahlarını) diğerlerinden daha fazla koruyup geliştirirler.
Ya Türkiye?
İş Türkiye’ye gelince, Türkiye’nin kendine özgü sorun ve çatışmaları ile Ortadoğu bölgesininkiler iç içe geçmeye başlamıştır.
- Kimi zaman örtüşen özelliklerle,
- Kimi zaman da siyahla beyaz kadar zıtlık gösteren dinamiklerle yüz yüze geliyoruz. Örtüşme ve çatışmalar iç içe geçmiştir. Örneklerle işi somutlaştırırsak;
1) Eğer Cumhuriyete, demokrasiye, çağdaş uygarlık değerlerine bağlı bir vatandaş iseniz size Türkiye’nin İran’la ya da Suriye ile ilişkilerinin siyasi ve iktisadi alanlarda geliştirilmesi ters gelebilir.
İran’da İslami bir düzen var; onunla yakınlaşmak demek yavaş yavaş Türkiye’nin yaşam tarzının da onlara benzetileceğini düşünmektedir. Bu nedenle İran’la siyasi ve iktisadi ilişkilerin geliştirilmesinin laikliğe, demokrasiye ve çağdaş değerlere ters düşeceği sonucuna varabilirsiniz.
2) Buna karşılık madalyonun öbür yüzünde başka gerçekler vardır. Türkiye büyük iç sorunlarla yüz yüzedir, ülkenin bölünme tehlikesi vardır. Türkiye bu iç ve dış tehditlere karşı yakın komşuları ile işbirliği yaparak kendini koruyabilir. İran ve Suriye de benzer tehditlerle karşı karşıyadır dersek bu da yanlış olmaz. Ekonomik açıdan da bu işbirliği çok önemlidir.
“Herkes kendi rejimini koruyarak işbirliği yapabilir” şeklinde soruna bakabiliriz. O zaman olayın artıları ve eksileri daha iyi anlaşılmış ve ayrıştırılmış olur.
Dünyanın yaşayan gerçekleri ile ilkeler, kuramlar ve yaşam felsefemiz arasında bir denge kurmak zorundayız.
“Ya bu ya öteki diye ayırıp” aşırı genellemeler içine kendimizi hapsettiğimiz zaman akılcılıktan ve yaşayan dünyadan uzaklaşmış oluruz.
Bunları yaparken yine de bazı asgari müştereklerde birleşmek gerekir;
- Katılımcı (örgütlü) demokrasi,
- Çağdaş değerler ve çağdaş hukuk düzeni bu asgari müştereklerin başında gelir.
Reel politiğin gerekleri
Olayın reel politiğinde, “ülkelerin makro maksimizasyon stratejileri ve planları olmak zorundadır”. Uygar ve demokratik ülkeler bu çizgi doğrultusunda hareket ederler.
Kesin kalıplara bağlanmış bir şey değildir bu. Ülkedeki asgari müşterekler ve örtülü toplumsal mutabakat çerçevesinde uzanan geniş bir açıdır.
İktisadi ve siyasi çıkarlar, kültürel birliktelikler ve güvenlik meseleleri bunların başında gelir. Din ve inanç meselelerinde bir ülkenin Müslüman ya da Hıristiyan kimliğini kabullenmek, demokrasi ve çağdaş değerler ile çatışmaz.
Bu değerler de yaşayan dünyanın ve reel politiğin ayrılmaz parçalarıdır. Fransa’nın ya da İspanya’nın demokrasileri ülkelerin Katolik kimliğini de esas almak zorundadırlar.
Ya da Hugo Chavez, “Ben hem Katolik hem de sosyalistim” derken Venezüella için aynı gerçeği kabullendiğini gösterir. Fidel Castro, Papa Havana’ya gittiğinde onun elini öptü. Bir sosyalist ve ateist olmasına karşın ülkesinin Katolik kimliğini kabullenmesinin bir simgesiydi bu.
Bu nedenle, elmalarla armutları birbirlerinden ayırmamız gerekir. Demokrasi, hukuk, çağdaş değerler ve kültür bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Birinin varlığı, diğerlerinin yok sayılmasını gerektirmez.
Önemli olan asgari müştereklerde birleşebilmektir. Çağdaş dünyada bunun da kriterleri bellidir.
Erol Manisalı
Okunma sayısı: 231




Temmuz 12th, 2010
Kategori: 