Hilafetin Kaldırılması (3 Mart 1924)

’Ey Türk Milleti , sen yalnız kahramanlık ve cengaverlikte değil, fikirde ve medeniyette de insanlığın şerefisin. Tarih kurduğun medeniyetlerin övgüleriyle doludur. Varlığına kasteden siyasi ve toplumsal etkenler birkaç asırdır yolunu kesmiş, yürüyüşünü ağırlaştırmış olsa da on bin yıllık fikir ve kültür mirası ruhunda bakir ve tükenmez bir kudret halinde yaşıyor, hafızasında binlerce ve binlerce yılın hatırasını taşıyan tarih, medeniyet safında layık olduğun yeri sana parmağıyla gösteriyor. Oraya yürü ve yüksel… Bu senin için hem bir hak hem de bir görevdir.’’

Mustafa Kemal ATATÜRK

Tarihi her geçen gün bilimsel araştırmalar sonucu, on bin yıldan öteye giden, Orta Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’ya genişleyen coğrafyada İslam öncesi ve sonrası onlarca devletler ve imparatorluklar kurmuş, bin yıldır anayurt olarak mesken tuttuğu Anadolu’da milli varlığını pekiştirmiş Türk Milleti; 1919’dan itibaren Türk’ün onurunu, namusunu, ezilmişliğini, verdiği milli mücadele ile kurtarmış, bağımsız, yeni bir Türk Devleti kurmuş, hür ve muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmayı hedefleyen yeni bir toplum yaratmış ve yapılanları devam ettirebilmek için tarihinin en büyük inkılaplarını gerçekleştirmiştir.

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti varlığını ve bekasını sağlayan Türk milleti ve Türk vatanı, kökü dışarıda uzantıları içeride çeşitli kılıklar ve görüntüler altında tehdit ve tehlikelerin hedefi halinde; Tehdit unsurlarının amaç ve çıkarları doğrultusunda; komünistlerin, nasyonal sosyalistlerin, faşistlerin, emperyalistlerin, kapitalistlerin, hilafet taraftarlarının, yobazların sahte softaların önceleri ayrı ayrı, son zamanlarda birlikte; Türk Milletini etnik azınlıklara bölmeyi, kültür mozaiği safsataları ve modaistliği ile Anadolu’nun siyasi kültürel birliğini parçalamayı Türk milletini ümmet düzeyine indirgemeyi öngören davranış ve eylemleri açıkça görülüyor.

Atatürk İlke ve İnkılapları ile Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Temel nitelikleri tek tek göz ardı edilerek kurumlar etkisizleştirilmek için planlı bir şekilde yıpratılmaya çalışılırken Türk Milletinin temel yapısı ,aileden başlayarak, toplumun Milli Kültür değerleri her yol denenerek yok edilmeye çalışılıyor.

Bir kısım sözde aydınlar, siyasetçiler ve siyasi kadroları, medya patronları, kendi çıkarları, hırsları, yabancılaşma özentileri sonucu demokrasi ve insan hakları örtüsü altında tehdit unsuruna uygun ortamlar hazırlıyor, destek oluyorlar.

Bu sebeple; Hilafetin kaldırılışının (3 Mart 1924) yıldönümünde, hilafetin ne olduğunun ve neden kaldırıldığının önce ATATÜRK’ün NUTUK ta yaptıkları açıklama ve sonrada devrin Adalet Bakanı Seyyid Bey’in T.B.M.M.’de yaptığı açıklamalar ışığında öğrenilmesinin yerinde olacağını düşünerek teşkilat mensuplarının bilgisine sunmayı bir görev addettik.

Atatürk, Hilafetin kaldırılması konusunda nutukta şöyle demektedir;

‘…Bu yazışmadan sonra savaş oyunları dolayısıyla İsmet Paşa ve Milli Müdafaa Vekili bulunan Kazım Paşa’da İzmir’ e gelmişlerdi.Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa’ da zaten orada bulunuyordu. Hilafet’in kaldırılması lüzumunda kanaatimiz birleşmişti. Aynı zamanda Şer’iye ve Evkaf Vekaletlerini de kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.

1924 yılı Martının birinci günü Meclis’in tarafımdan açılması gerekiyordu.

24 Şubat 1924 günü Ankara’ ya dönmüştük. Orada da gereken kimselere kararımı bildirdim.

Meclis’te, bütçe görüşmeleri devam ediyordu. Hanedanın ödeneği ve Şer’iye ve Evkaf Vekaletlerinin bütçeleri üzerinde durulmak gerekiyordu. Arkadaşlar bu maksada göre konuşmalara ve tenkitlere başladılar; görüşmeler ve münakaşalar uzatıldı. 1 Mart günü, Büyük Millet Meclisi’nin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim nutukta, şu üç noktaya özellikle belirttim:

‘1- Millet, Cumhuriyetin bu gün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin ve ebedi olarak korunmasını istemektedir. Milletin isteği, Cumhuriyetin, tecrübe edilmiş ve müspet neticeleri görülmüş olan bütün prensiplere bir an önce ve tam olarak dayandırılması şeklinde ifade edilebilir.

2-Millet umumi efkarında tespit olunan eğitim ve öğretimin birleştirilmesi prensibinin bir an önce uygulanmasını gerekli görüyoruz.

3-İslam dininin, yüzyıllardan beri yapıla geldiği gibi bir siyaset vasıtası olarak kullanılmaktan kurtarılması ve yüceltilmesinin şart olduğu hakikatini de tespit ediyoruz.’’

2 Mart günü Parti Grubu toplantıya çağrıldı. İşaret ettiğim bu üç mesele ortaya konularak görüşüldü. Esaslar üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclis’in birinci oturumunda gelen evrak arasında, şu önergeler okundu:

1-Hilafetin kaldırılması ve Osmanlı Hanedanının Türkiye’den çıkarılması hakkında,Şeyh Saffet Efendi ve elli arkadaşının kanun teklifi.

2-Şer’iye ve Evkaf ile Erkan-ı Harbiye Vekaletlerinin hakkında Siirt mensubu Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının kanun teklifi.

3-Eğitim ve öğretimin birleştirilmesi hakkında Manisa mebusu Vasıf Bey ve elli arkadaşının önergeleri verilmiştir. Başkanlık kürsüsünde bulunan Fethi Bey:

-Efendim, birçok imzalarla gelen bu kanun tekliflerinin derhal görüşülmesi hakkında teklifler vardır. Yüksek oyunuza sunacağım dedi ve kanun tekliflerinin ilgili komisyonlara gitmeden hemen görüşülmesini oya koydu ve kabul edildiğini bildirdi.

İlk itiraz Kastamonu mebusu Halil Bey tarafından yapıldı. Görüşmeler sırasında Halil Bey’e bir iki kişi daha katıldı. Tekliflerin lehinde uzun konuşmalar yapan bir çok değerli konuşmacılar kürsüye çıktılar.

Önerge sahiplerinden başka, rahmetli Seyit Bey’in ve İsmet Paşa’nın ilmî ve inandırıcı konuşmaları her zaman için okunmaya değer. Görüşme ve münakaşalar beş saat kadar devam etti. Saat 18.45’te, görüşmeler bittiği zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 429., 430. ve 431. kanunlarını çıkarmış bulunuyordu.

Bu kanunlara göre ‘Türkiye Cumhuriyeti’nde millet işleriyle ilgili kanunları yapma ve yürütme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükümete ait’’ ve ‘’Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış’ oldu.

Halife, vazifesinden uzaklaştırıldı ve Hilafet makamı kaldırıldı ve uzaklaştırılan Halife ve tarihten silinmiş Osmanlı saltanatı hanedanın bütün mensuplarına, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturmak hakkı ebedi olarak yasaklandı.

Hilafet makamının muhafazasında dini ve siyasi menfaat ve zaruret bulunduğunu zannedenlere verdiğim cevap: Müslümanları bir Halife korkuluğuyla hala uğraştırmak ve aldatmak gayretinde bulunanlar bilhassa Türkiye’nin düşmanlarıdır.

Efendiler, Hilafet makamının muhafazasında dini ve siyasi menfaat ve zaruret bulunduğunu zanneden bazı kimseler, arz ettiğim kararların alınmakta olduğu son dakikalarda, Hilafet’in benim tarafından yüklenilmesi teklifinde bulundular. Bu gibilere hemen gereken cevabın vermiştim. Sırası gelmişken diye bir noktayı da arz edeyim. Büyük Millet Meclisi Hilafet’i kaldırdığı zaman, Antalya mebusu , din bilginlerinden Rasif Efendi Kızılay adına Hindistan’da bulunan bir heyetin başkanlığında bulunuyordu. Rasif Efendi, Mısır’a uğrayarak Ankara’ya döndü. Benden görüşme isteyerek şunları söyledi: ‘Gezdiği memleketlerde, Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş… Yetkili İslam heyetleri Rasif Efendi’ye, bana bu hususu bildirmek için vekil tayin etmişler.’ Rasif Efendi’ye verdiğim cevapta; Müslümanların bana olan bağlılık ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedimki: ‘Zatıaliniz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan Müslüman halkların bana ilettiğiniz arzu ve tekliflerini, ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem bana o halkların başında bulunanlar razı olur mu? Halife’nin emir ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler, emirlerimi yerine getirmeye muktedir midirler? Bu durumda manası, fonksiyonu olmayan asılsız bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı? ’

Efendiler, açık ve kesin söylemeliyim ki, Müslümanları bir halife korkuluğuyla hala uğraştırmak ve aldatmak gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve bilhassa Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyun üzerinde hayal kurmak da ancak cahillik ve gaflet eseri olabilir.

http://www.caginpolisi.com.tr/16/27-28-29-30.htm

İSTANBUL HALKININ TEMSİLCİLERİ CUMHURİYETİN İLANINI NASIL KARŞILAMIŞLARDI

İstanbul halkının temsilcileri, bu muştulu buyruğu büyük sevinçlerle ve alkışlarla karşıladılar ve hemen bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa’yı ve birbirlerini kutturkforum.netladılar. Bu duruma göre, İstanbul’un saygıdeğer halkı adına, İstanbul’un gerçek duygularını başka türlü göstereturkforum.netrek demeç vermenin ve gösteri yapmanın ne denli saygıturkforum.netsızca bir davranış olduğu apaçıktır.

Rauf Bey: “Bence, sorunu cumhuriyet sözcüğü üzeturkforum.netrinde incelemek doğru değildir.” diyerek cumhuriyetten söz etmek bile istemiyor.

Rauf Bey’in görüşü: “…ulusumuzun gönenç ve baturkforum.netğımsızlığının dokunulmazlığını ve sevgili yurdumuzun bütünlüğünü sağlayan hükümet biçiminin en uygun biçim olacağı” yolundadır.

Baylar bu sözler, düzenledikleri sorunun yanıtı mıdır? Rauf Bey’e sorulan: “Hangi hükümet biçimi en uygundur?” sorusu mudur? Soru, dediğim gibi olsaydı, o zaman Rauf Bey’in bu sözü uygun bir yanıt olabilirdi. Ama, ondan sonra da Rauf Bey’e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Tasarladığımız hükümet biçiminin adı yok mudur? Cumhuriyet, yönetimi, ulusun gönenç ve bağımturkforum.netsızlığını, yurdun bütünlüğünü sağlayan en uygun yönetim biçimi değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir yana bırakarak: “En uygun yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu kanısındayım.” deyiver de yanıltmacadan kurtulalım, çünkü, söz konusu edilen Millet Meclisince kabul ve ilan olunan cumhuriyettir. Amacınız, bu ilan olunandan daha uygun bir hükümet biçimi olduğunu sezdirmek ve göstermek ise, onu da söyleyiniz! O yeğlediğiniz yöneturkforum.nettim biçimi ne olabilir?

Rauf Bey, görüşünü açıkça söylemekten çekiniyor, bilinen birtakım kuramlardan söz ederek: “Hükümetlerin birbirinden ayrılan yalnız iki ilkeye göre iş gördüklerine inanıyorum. Bu iki ilkeden biri saltçılıktır.” diyor ve şöyle bir uslamlama yapıyor: Sözde, padişah ve krallar hak ve yetkilerini Tanrı’dan alırlar ve bu türelliğe dayanarak egemenliklerini yürütürlermiş. Bu yönetim biçiminin sakıncaları görüldüğünden, uluslar ayaklanarak padişah ve kralların yetkilerini sınırlandırıp koşullara bağlamışlar. Son yıllarda ulusumuz da, meşrutiyet için yaptığı uğraşlarla işe başlayıp, kendi işini, kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarmak ereğine doğru yürümüş. İttihat ve Terakki, Meclis dağıtma hakkını verdirmiş. Vahdettin bu haktan yararlanarak Meclisi dağıtmış ve bilinen yıkımlar olmuş. Bundan dolayı, saltçılığı ve tek kişi egemenliğini tutmak doğru değilmiş.

Rauf Bey: “Ulus, yazgısını kendinden başka bir kimseye bırakmayı küçüklük saydı.” dedikten sonra: “Ulusun, ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Büyük Millet Meclisini, kurucu meclis gibi seçtiği ve yönetim biçiminin söz konusu edilen biçimlerden ikincisi ve en sağlamı, en doğrusu olduğu” kanısında bulunduğunu söylüyor… Daha sonra Rauf Bey, şu düşünceleri ileri sürüyor:

“Ad değişikliğinin amacı ve ereği değiştireceğini sanmıyorum. Bundan başka, önceki bir hükümet biçiminin yerini alan yeni biçimin beğenilip benimsenebilmesi ancak bir koşula bağlıdır. O koşul da, gideni arattırmayacak biçimde, halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun davranıldığının ve saygınlığının güven altına alındığını göstermek ve tanıtlamaktır. Yoksa, ad değiştirmekle, ya da üstyapıda biçim değiştirmekle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneylerden sonra, çok büyük bir yanılgı olur.”

Baylar, Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerini açıklayıp saptayan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve koşulsuz olan, Millet Meclisini de dağıtabilen tek kişi egemenliğinden yana değildir. Rauf Bey, öyle bir hükümet biçimi istiyor ki, Millet Meclisi kurucu meclis niteliğinde olsun ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütsün. Bu hükümet biçimini biraz daha açalım. Rauf Bey demek istiyor ki: “Cumhuriyet ilanından önceki biçim, en uygun hükümet biçimidir.” Gerçekten, Rauf Bey’in uzun sözlerle anlatmaya çalıştığı 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın üçüncü maddesi kapsamıdır. O madde şudur: “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir ve hükümeti, Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.”

CUMHURİYETİN İLANIYLA BOŞA ÇIKAN UMUTLAR

Bilirsiniz ki bu Anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir ve Bakanlar Kurulunun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir söz ve yasa buyruğu yoktur. Bu Anayasanın saptandığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada boş bırakılmış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis Hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, padişahlık kaldırıldıktan sonra, halifelik katında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey’in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, halifeyi devlet başkanı olarak da gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine, Rauf Bey’i ve kendisi gibi düşünenleri kaygıya ve çırpınmaya sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: “Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.” denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun okşayıcı sözlerini Tanrı kayrası sayarak kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.

Rauf Bey’in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylememekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üstyapıda biçim değiştirmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve ivedili bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: “Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak… çok büyük bir yanılgı olur.” demekle, cumhuriyet yönetimine en denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısı pekiştirmek için “en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneyler”i anımsatıyor. Baylar, bu anımsatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak güç değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı katına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu kata başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak istiyor; Bu kata başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyetin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyetin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: “… Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir oldubittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.”

Baylar, cumhuriyeti bir günde kabul ve ilan eden, Rauf Bey’in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: “Kurtuluş Savaşımızın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterip savaşı olumlu sonuca ulaştıran, Büyük Millet Meclisi” idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişilerden amacı, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclise bu konuda öneride bulunan kişi ise, o ben idim. Onun ben olduğumu, herkesten daha iyi Rauf Bey’in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktur. Eğer bunda yanlışlık varsa, “yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini” söyleyen Rauf Bey’in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikte saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. “Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.” diyen Rauf Bey’e bundan yararlanarak bir nokta anımsatılabilir. Halkta uyanıklık ve tetiklik duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; halkta, bu duyguların uyandığını görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurda girmesine yol açabilecek Mondoros Ateşkes Anlaşmasının ordu güdümü ile ilgili maddesini oldubitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını anladı mı? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca “Mondoros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan ama Lozan Antlaşmasıyla da öcünü alan Rauf Bey” basmakalıp sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusunun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgilendiğini savlayacak ölçüde ileri gitmemelidir.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: “Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar yeri olan Yüksek Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve gönüllerdeki kaygıyı giderecektir; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.”

Baylar, bu sözler akla yatkın değildir. Bir kez, Rauf Bey de demiyor mu ki: “Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclistir.” Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisini, türeye tam uygun ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman kuşkusuz onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Kuşkusuz cumhuriyetten yana olanlar da cumhuriyete karşı olanlar da vardır. Yana olanlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşı olanlara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerin deliğini tanıtlamak isteseler de, onları, bile bile yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Doğallıkla cumhuriyetçiler, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülke devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır: Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.

CUMHURİYETİN İLANI ÜZERİNE HALİFEYE VERİLMEK İSTENEN ROL VE HALİFE İÇİN YAPILAN YAYIN

Baylar, o günlerde İstanbul’da bulunan Ordu Müfettişlerimiz de, gazetelere demeç vererek, çeşitli nedenlerle düzenlenen şölenlerde söylevler çekerek duygularını belirtiyorlardı. Cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da kimi kişiler ve kimi gazeteciler, Halifeye de bir rol vermek istediğine kapıldılar. Halifenin görevden çekildiği ya da çekileceği üzerine gazetelerde söylentiler, yalanlamalar yayımlandı.

Sonra dedi ki: “Öğrendiğimize göre, sorun, bir söylenti niteliğinde olmadığı gibi, bir yalanlama ile çözümlenecek ölçüde önemsiz de değildir. Gerçek olan bir yön vardır ki, o da cumhuriyet ilanının yeniden bir halifelik sorunu ortaya çıkarmış olmasıdır.”

“Halife, yazı masalarının başına oturup (!), Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir.” denilerek; Halifenin bütün Müslümanlarca sevgi gördüğü, Asya’nın en uzak köşelerine varıncaya dek Müslüman ülkelerinden binlerce mektup ve telyazısı aldığı; birçok yerlerden kendisini görmeye kurullar geldiği yolunda sözlerle halifelik katının kolay kolay sarsılır bir kat olmadığı anlatılmaya çalışıldıktan sonra, bütün Müslümanlar, “istemeyiz” demedikçe Halifenin görevinden çekilmeyeceği ilan olunuyordu. Ayrıca, “Hükümet birçok içişlerini düzenlemekle uğraştığından, şimdiye değin halifelik görevlerini saptayamamıştır. Hükümetin iç sorunlara çok dalmış olduğunu Müslümanlık dünyası da kuşkusuz bilir ve şimdiye değin halifelik görevlerinin saptanamamasını olağan sayar.” tümceleriyle biz, halifelik görevlerini saptamaya çağrılıyorduk ve şimdiye değin bunu yapmadığımızı hoş gören Müslümanlık dünyasının bundan sonra hoş görmeyeceği de bildirilerek, bize bir çeşit gözdağı veriliyordu. Bir yandan da, bu konuda bize etki yapması için Müslümanlık dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu. 9 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okuduğumuz bu yazıları 10 Kasım 1923 günlü Tanin gazetesinde, Halifeye yazılan bir açık mektup izledi. Lütfi Fikri Bey’in yazdığı bu mektupta, Halifenin görevden çekildiği söylentilerinden ulusun ne denli üzüntü ve acı duyduğunu tanıtlamak için bur vapur öyküsü uydurulmuştu. Vapurda oturanların, Halifenin görevden çekildiğini duyunca yüzlerine üzüntü ve kaygı çökmüş. Birbirlerini tanımayanlar içtenlikle görüşmeye ve çok görüşmeye başlamışlar. Ortak kaygıları bunları bir dakikada dost etmiş…

Lütfi Fikri Bey: “Gönül istiyor ki bu çekilme sözü sonsuza değin gömülsün kalsın.” diyor; çünkü: “Dünya için karayazı olur”muş.

Lütfi Fikri Bey, ulusa şunu da aşılıyordu: “Şaşarak ve üzülerek görülüyor ki, bugün şu kutsal hazineye (yani halifeliğe) saldırmak isteyenler, dışardan kimseler, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildir; biz, Türkler kendimiz, kendi elimizle bu hazinenin elimizden temelli çıkarılmasıyla sonuçlanabilecek girişimlerde bulunuyoruz!”

Baylar, yabancılar, halifeliğe saldırıda bulunmuyorlardı; ama, Türk Ulusu saldırıdan kurtulmuyordu. Halifeliğe saldıranlar, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildi. Ama, Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman uluslardı. Bunların, Türk Ulusuna kolaylıkla saldırmak için, ayakta kalması yeğ görülen halifeliğin ortadan kaldırılmasını: “Türklük için kendi kendini öldürmektir.” diye nitelemeleri ve cumhuriyetin amacını: “Halifeliği ortadan kaldırmak için, biz Türkler girişimlerde bulunuyoruz.” sözleriyle açıklayıp ilan etmeleri, kuşku yok ki, etkisiz kalmadı.

Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayımlanan açık mektubundaki görüşünü, ertesi gün Tanin başyazarı destekledi. 11 Kasım 1923 günlü Tanin’in “Şimdi de Halifelik Sorunu” adlı başyazısı okununca, cumhuriyetin kuruluşuna kaldırılmasını önleyebilmek için çaba göstermeye ve çalışmaya başladıkları anlaşılır. Tanin’in bu yazısında, padişah oğullarının mektupları yayımlanarak, padişah soyundan olan kişiler halka sevdirilmeye çalışılıyor. Ayrıca, padişah soyundan olanların haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin takımından olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükümetini ulus gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekli ise onlar da yazıldıktan sonra, Halifenin çekileceği söylentisine değinilerek: “Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız.” deniliyor. Sonra da “Millet Meclisinin bu denli özgürlükten yoksun kaldığını, dışarıda verilen kararları yasalaştırmak durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten acı oluyor” sözleriyle Meclis, bize karşı kışkırtılıyor; cumhuriyetin ilanını kabul eden Meclisin hiç olmazsa halifeliğin kaldırılmasını, oldubitti biçiminde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.

Tanin başyazarı, halifelik konusundaki görüş ve düşüncesini şu satırlarla saptıyordu: “Halifelik bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devletinin Müslümanlık dünyası içinde hiç önemi kalmayacağını, Avrupa siyasası karşısında da küçücük ve değersiz bir hükümet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir yetenek gerekmez. Ulusseverlik bu mudur? Gönlünde gerçek ulusçuluk duygusu olan her Türk, halifeliğe dört elle sarılmak zorundadır.”

Baylar, halifelik konusundaki düşüncelerimi bundan önce açıkladığım için bu sözleri burada yorumlamaya gerek görmüyorum. Ancak, halifeliğe dört elle sarılmak zorunda bulunan bir yönetim biçiminin cumhuriyet olamayacağını anlayabilmek için de büyük bir yetenek gerekmediğini söylemekle yetineceğim.

Tanin’in incelemekte olduğumuz başyazısının daha bir iki yerine dikkatinizi çekeceğim.

Osmanoğulları soyunca kabul edilmiş ve bundan dolayı sonsuzluğa dek Türkiye’de kalması güven altına girmiş olan halifeliği elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış (!)

Tanin başyazarı, kendisinin cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Ama öyle bir cumhuriyetçi ki, onun istediği cumhuriyetin başında halife sanıyla Osmanoğullarından bir kişi bulunacaktır. Yoksa yapılan iş, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış. Halifeliği, elimizden hiç alınamayacak biçimde korumakla görevli imişiz. Bu konuda gizlice alınan karar, sonuçsuz kalmalı imiş.

Baylar, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin amacı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye’de cumhuriyetin ilan edildiği gün ona hiç acımadan saldıranların başında, “cumhuriyetçiyim” diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta hiç de güçlük çekmeyeceklerdir.

Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, başında çürümüş bir padişah soyunun, halife sanıyla, yerleşip kalmasını zorunlu kılan bir devlette, cumhuriyet ilan olunsa bile, onu yaşatma olanağı yoktur.

Baylar, o günlerde yapılan yayınlarda daha iki nokta vardı: Biri, benim hasta oluşum; öbürü de, rahmetli Enver Paşa’nın Türkistan’daki çalışmaları ve sağ oluşu, Enver Paşa, yurt dışında kaldığı zaman, İslam birliği için çalışıyormuş ve “Halife Damadı” sanını kullanırmış. Dahası, Türkistan’da kazdırdığı bir mührün bir yanına bu sanını da kazdırmış.

Bu iki noktadan da boyuna söz etmek kuşkusuz boşuna değildi.

Baylar, değindiğim bu yayınlar ve birtakım kişilerin durum ve davranışları özet olarak şöyle anlatılabilir: “Temel olan, ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişmiş bir biçimidir. Türk Ulusu, ulusal egemenliği elde etti; cumhuriyetin ilanı gereksizdir, yanlıştır. Türkiye’de en doğru yönetim, ulusal egemenlik ilkesinden ayrılmaksızın, cumhuriyet ilan etmeyip, devlet başkanlığında halife sanıyla Osmanoğulları soyundan birini bulunduran meşrutiyet yönetimidir. Nasıl ki, İngiltere’de hem ulusal egemenlik vardır, hem de devlet başkanı bir kraldır ve o kral, Hindistan’ın da imparatorudur.”

Baylar, böyle bir ilke üzerinde birleşmiş olan kişiler, sözleriyle, durumlarıyla, yazılarıyla kendilerini göstermiş gibi idiler. Bu grubun başına Rauf Bey’in seçildiği yargısına varılabilirdi. Çeşitli soy ve inançta olan kişilerin meydana getirdiği grup, Rauf Bey’i amaçlarını açıklayıp savunacak en uygun bir adam olarak görmüşlerdi. Ondan çok büyük şeyler umulabileceği sanısına düşmüşlerdi. Bundan sonradır ki Rauf Bey Ankara’ya geldi Vatan gazetesinin yazdığına göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey’i Ankara’ya uğurlamak için toplanmış, Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu kalabalığın başında gösteriliyordu. Vatan gazetesi bu uğurlamadan söz ederken, Rauf Bey’in Ankara’da, Mecliste izleyeceği siyasayı da ulusa bildiriyordu. Ayrıca gazetede, Rauf Bey’in Meclisteki çalışmalarının yıkıcı ve kişisel olmayacağı, Rauf Bey’in çalışmalarının, yurdun iyiliğini ve esenliğini, yasaların egemenliğini sağlamaya yönelmiş bir çalışma olacağı; Rauf Bey’in Büyük Millet Meclisinde bir esenlik ve düzenlik etmeni olacağı ve yararlı ilkeleri savunacağı açıklanıyordu.

Vatan gazetesi iyesinin, kendiliğinden bu açıklamaları yapmaya ve güvence vermeye yetkili olduğu kuşkusuz kabul edilemezdi. Oysa Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimiz izlencesine uyacaktı. Partiden çıkmaksızın bağımsız bir siyasa izlememesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını bildirmemişti. Bu düşüncede olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta direnmesiyle de doğrulamıştı. Bunun için, hem partide kalmak ve hem de parti düzen bağını bozmak demek olan kendine özgü bir siyasayı bağımsız olarak gütmek anlaşılır bir şey değildir.

Baylar, bu tutumla varılmak istenilen sonucu anlamak geç ve güç olmadı. İsterseniz bu noktanın aydınlanmasına yarayacak birtakım bilgiler vereyim.

RAUF BEY’İN ANKARA’YA GELEREK BİRTAKIM PROPAGANDALARLA, PARTİ ÜYELERİNİ BİZE KARŞI KIŞKIRTMAYA KOYULMASI

Rauf Bey Ankara’ya geldikten sonra, Parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça görüşmelere başladı. Ama, bütün görüşme ve konuşmalarda bir erek güttüğü anlaşılıyordu.

Rauf Bey: “Cumhuriyetin ilanında ivedi gösterilmiştir. Bu ivediyi gösterenler sorumsuz kimselerdir. Bu yolda davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, ulusal egemenliği gereği gibi kullanabilmelidir. Gizli amaçlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyetin ilanını zorunlu kılan etmen ne imiş? Cumhuriyetin gerçekten, bizim için yararlı ve gerekli olduğu tanıtlanmalıdır” gibi birtakım propagandalarla, arkadaşlarımızı ve partiyi bize karşı kışkırtmaya koyuldu.

Rauf Bey, İstanbul’daki demecinin sonunda demişti ki: “Meclis ve Hükümet, bu ivedinin akla yatkın ve türeye uygun bir nedeni bulunduğunu ulusa gösterip tanıtlamalıdır ve tanıtlayacaktır.”

Böylece pek güzel anlaşılıyor ki Rauf Bey’in, geceli gündüzlü sürdürdüğü görüşme ve konuşmalardan amacı, Parti ve Meclis üyelerine bu görünüşü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, cumhuriyetin kuruluşu sorununu yeniden Mecliste söz konusu ettirmek istiyordu. Bununla güttüğü amaç da, Meclis ve Hükümeti, cumhuriyeti ivedilikle ilanda akla yatkın ve türeye uygun bir neden olmadığını tanıtlama zorunda bırakmaktı. Kendi aklınca ve kendisini tutanların inanışına göre, akla yatkın ve türeye uygun bir neden gösterip tanıtlamak güçtü. Akla yatkın ve türeye uygun bir nedene dayanmaksızın cumhuriyetin ilanında ivedilik gösterildiği ve yanılgıya düşüldüğü ortaya çıkacak ve sözde, yanlışlık düzeltilecek!

RAUF BEY’İN OYNATMAK İSTEDİĞİ OYUNU ANLAYANLARIN KENDİSİNİ BİR PARTİ TOPLANTISINDA SINAVA ÇEKMELERİ



Baylar, Rauf Bey’in ne yapmak istediğini ve çalışmalarının amacını anlamak için bir haftalık bir süre yetti. Doğallıkla, kim yaparsa yapsın, cumhuriyetçiler bu yolda bir çalışmaya daha çok göz yumamazlardı. Rauf Bey’in oynatmak istediği oyunu anlayanlar, bir parti toplantısında Rauf Bey’i sınava çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı anımsarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de, olduğu gibi yayımlanmıştı. Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girecek değilim. Yalnız, o görüşmelerin sonucunu gerçek anlamıyla bildirmeye yarayacak birtakım yorumlar yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.

Önce şunu apaçık söylemeliyim ki Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını bitirmeye uğraşırken, saldırıya uğramıştır. Gerçi, birtakım gazetelerle yapılan yıkıcı yayınlar, Halifeye ve bir padişah oğluna aldırılan durumlar; Rauf ve Adnan Beyler’le kimi komutanların Halifeyi görmeye gidişleri; Halife ve padişah oğlu için söz söyleyenlere, yazı yazanlara karşı kimi yerlerden yaptırılan onur kırıcı saldırılar, yurt içinde kuşku ve kamuoyunda karışıklık uyandırmaktan geri kalmamıştı. Ama, Mecliste saldırıya geçmek için bunun yeter bulunmadığı; Ankara’da Meclis üyeleri üzerinde de çalışmanın gerekli görüldüğü anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, Rauf Bey’den önce davranılıp kendisi sorguya çekilmiştir.

Parti Grubu Başkanlığına bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Bu önergede: “Rauf Bey’in İstanbul gazetelerinde çıkan, cumhuriyetin ilanını uygun görmediği yolundaki demecinin cumhuriyeti sarsıntıya uğrattığı ve kendisinin çevresinde karşıcıl bir parti kurulduğu kanısının belirdiği” belirtilerek, durumun Parti Grubunda görüşülmesi önerilmişti.

Partinin toplandığı 22 Kasım 1923 günü ben de, toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden, görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.

Görüşmelere hiç karışmayacağımı ve hiçbir söz söylemek istemediğimi; ancak, Parti Başkanı olarak görüşmelerin gidişini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamaklığımı rica etti. Bunu kabul etmedim.

Rauf Bey’in, benim görüşmelere karışmamı ve toplantıda bulunmamı istemeyişindeki gerçek amaç ne idi? Benim yanımda, ya da benim karşımda konuşmasına ve savlarda bulunmasına engel olan, gerçekten bana olan saygısı mı idi? Buna inanmak doğru olamaz. Benim anladığıma göre Rauf Bey, karşısına İsmet Paşa’yı almak istiyordu. Ben toplantıda bulunmazsam, parti üyeleri arasından kendisini tutanlar çıkabileceğini sanıyordu.

Parti Grubu, İsmet Paşa’nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkan olarak görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra: “Bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir” diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.

Önergeyi verenin açıklamasından sonra söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.

Rauf Bey, İstanbul’daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama olduğunu ve bunu düzeltmek için arkadaşlarla konuştuğunu söyledikten sonra: “Bizim eğer eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da yapılan iştir.” dedi.

“Çok iyi dilekle başlanıp uğrunda canlar verilmiş olan çok sağlam ilkelerin, uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da, sanırım ki hiçbirimiz düşünüp taşınmadan bir çırpıda yadsıyamayız” sözlerini de, olduğu gibi aktarıyorum.

Şimdi bu iki tümce üzerinde biraz duralım. Rauf Bey’in eleştirmek istediği iş, hangi iştir? Cumhuriyet mi, yoksa cumhuriyetin ilan ediliş biçimi mi? Yapılan iş cumhuriyetin kuruluşudur; ilan biçimi şöyle, ya da böyle olabilir.

Rauf Bey’in “sağlam ilke” dediği cumhuriyet ilkesi midir, yoksa uygulanmasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu cumhuriyet midir?

Baylar, söz konusu olan, cumhuriyetin kendisi ve onun yurtta ilanıdır.

Daha cumhuriyet yönetimini uygulama evrelerinin yanlış olduğunu ileri sürecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey’in kaygısı cumhuriyet ilanının ertesi günü başlıyor ve iki üç gün geçmeden demek veriyor.

KAZIM PAŞA’YA: “CUMHURİYETİN İLANINI ÖNLEYEBİLİRSEN YURT İÇİN BÜYÜK İŞLER YAPMIŞ OLURSUN.” DİYEN RAUF BEY HİÇBİR ZAMAN CUMHURİYETÇİ OLAMAZ

Rauf Bey, demecinin anlamını ve kapsadığı düşünceleri birer yolla çevirip yorumlayarak dedi ki: “Duygularım, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediğim yolundadır.” Rauf Bey’in, duygularını böylece açığa vuruşu parti üyelerinin sevinmelerine yol açtı ve “Yaşa” sesleriyle karşılandı.

Rauf Bey’in “yüce duygularım, kutsal duygularım” diye söylediği bu sözler, içtenlikle söylenmiş mi idi ve doğru mu idi? Ben, hiç çekinmeden “hayır!” diyorum, baylar. Çünkü, Ankara’dan ayrılışında, kendisine cumhuriyetten söz açan Kazım Paşa’ya (Meclis Başkanı): “Bunu önleyebilirsen yurt için büyük işler yapmış olursun!” diyenin Rauf Bey olduğunu biliyorum.

Rauf Bey, “cumhuriyeti düzenleyip ilan eden sorumsuzlar” sözüyle birtakım danışman ve uzmanları söz konusu etmek istediğini de bildirerek bunda da yanlış anlama olduğunu anlamak istedi ve: “Böyle olunca benim kullandığım sözlerden, şu ya da bu kişi sorumsuzdur, anlamı çıkarılmasın; bunu benden beklemek doğru değildir” dedi.

Rauf Bey, bu söz çevirme ile de gösteriyordu ki, o günkü parti toplantısında, parti içinde kötü adam durumuna düşmeden, isteklerini söyleyebilmek için gereken noktalarda gerileme ve sözü çevirme yolunu tutmuştu; ama gerçek görüşünden vazgeçmiş değildi. Örneğin, şu sözlere dikkat buyurunuz:

“Türkiye hükümetinin biçimi nedir?” diye sorulan sorulara karşı, anımsarsınız ki, Büyük Başkanımız bu kürsüden olumlu bir yanıt olarak şöyle söylediler:

- Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimidir.

- Hangi yönetime benziyor? Dediler.

- Bize benziyor; çünkü biz, bize benzeriz. Bize özgü yönetimdir, buyurdular.

“Bu, beni içten inandıran en yüksek bir sözdü; buna karşı çıkmak çok güçtür. Buna, dışta ve içte, haktanırlıkla karşı çıkacak adam bulunacağını sanmam. Bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra, böyle bir hükümet bunalımı yüzünden bunu yürütülemez bir hükümet biçimi olarak gösterip de ad değişikliğinden başka bir şey olmayan cumhuriyet sözcüğünün konulmasını ve eskisine bu denli güvendiğimiz, halkın da güvendiği bir hükümet biçiminin işe yaramaz olduğunun bir bunalım zamanında anlaşıldığı ileri sürülerek yeni bir yönetim biçimi getirilmesini doğru bulmuyoruz. Bu duygunun etkisi altında bulunanların gerici olduklarını sanmayacağınıza inanarak söylüyorum: Ya bu da eksik görülürse bunu tamamlayacak bir biçim var mıdır diye duraksayan ve kaygıya düşenler var.”

“… Bir halk ki cumhuriyeti istiyor; bir halk ki ulusal egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusta oldukça yönetimin cumhuriyetten başka bir şey olmadığını biliyor ve bunu istiyor; ama, iyi uygulayamaz da başka bir yönetim biçimine döndürülür, diye üzüntü ve kaygı duyarsa… üzülmek mi gerekir, kıvanmak mı gerekir?”

PADİŞAHLIKTAN CUMHURİYETE GEÇİŞ VE BU DÖNEMDE İKİ GÖRÜŞÜN ÇARPIŞMASI

Baylar, padişahlıktan cumhuriyete geçebilmek için, herkesin bildiği üzere, bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki düşünce ve görüş birbiriyle durmadan çarpıştı. O düşüncelerden biri, padişahlığın sürdürülmesi idi. Bu düşünceyi benimseyenler belli idi. Öbür düşünce, padişahlığa son vererek cumhuriyeti kurmaktı. Bu, bizim düşüncemizdi. Biz düşüncemizi açıkça söylemekte ilk zamanlar sakınca görüyorduk. Ancak, düşüncemizi saklı tutup elverişli bir zamanda uygulayabilmek için, padişahlığı tutanların düşüncelerini yavaş yavaş uygulama alanından uzaklaştırmak zorunda idi. Yeni yasalar yapıldıkça, özellikle Anayasa yapılırken, padişahçılar, padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için üsteliyorlardı. Biz, bunun zamanı gelmediğini, ya da gereği olmadığını söyleyerek o yanı kapalı bırakmayı yararlı görüyorduk.

Devletin yönetimini, cumhuriyetten söz etmeksizin, ulusal egemenlik ilkelerine uygun olarak her an cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde derleyip toparlamaya çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisinden daha büyük kat olmadığını, durmadan aşılayarak padişahlık ve halifelik katları olmaksızın da devletin yönetilebileceğini tanıtlamak gerekli idi.

Devlet Başkanlığından söz etmeksizin, onun görevini edimli olarak Meclis Başkanına gördürüyorduk. Meclis Başkanlığı görevini yapan ise, İkinci Başkan idi. Hükümet vardı, ama “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” sanını taşıyordu. Hükümeti kuralına göre kurmaktan çekiniyorduk; çünkü padişahçılar, hemen padişahın, yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.

İşte, geçiş döneminin bu uğraşına evrelerinde bizim kabul ettirmek zorunda bulunduğumuz orta biçimi, yani Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimin haklı olarak eksik bulan ve meşrutiyet biçiminin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan padişahçılar, bize karşı çıkıyorlar ve diyorlardı ki: “Bu yapmak istediğiniz hükümet biçimi neye, hangi yönetime benzer?” Amacımızı ve ereğimizi söyletmek için yönetilen bu çeşit sorulara biz de, zamanın gereğine göre yanıtlar vererek padişahçıları susturmak zorunda idik. Böylece verdiğimiz bir yanıtı, Rauf Bey, içten, inandırıcı, yadsınamaz ve karşı çıkılmaz bulduğunu söyleyerek bütün savını ve görüşünü benim o sözlerimle destekliyor. Rauf Bey, “bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra” Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçiminin elverişsiz olacağını kabul etmek istemiyor. Bu elverişsiz ise, bu elverişsiz biçimi daha önce kabul ettirenlerin, bu kez kabul ettirdikleri cumhuriyet biçimini de, bir gün eksik görüp başka bir yönetim biçimini ortaya atmalarından kaygılanmak gerekeceği yolunda bir uslamlama yapıyor. Bu uslamlamanın ne denli çürük ve boş sözler olduğu apaçıktır. “Kutsal duyguları, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediği yolunda” olan bir kişinin, geçiş dönemi için zorunlu olduğunu pek iyi bildiği Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimine saplanıp kalarak, cumhuriyet biçiminin de eksik görüleceği ve başka bir yönetim biçimi araştırılacağı kaygısına düşmesi doğru mudur? Rauf Bey’in burada, cumhuriyetten sonra, başka bir yönetim biçimi derken neyi söylemek istediği bellidir. Rauf Bey demek istiyor ki, cumhuriyeti ilan edenler, böylece Osmanoğullarını devletin başından uzaklaştırdıktan sonra acaba, cumhuriyetten, yine padişahlığa dönerek, kendileri padişah olmayacaklar mı? Bunun tarihte benzerleri yok mu diyenler duraksadılar ve kaygıya düştüler.

Rauf Bey, olduğu gibi bilginize sunduğumuz sözlerinin sonunda, halkın cumhuriyeti istediğimi söylerken: “İstiyor ama, iyi uygulanamaz da…” yolundaki şaşılacak sözleriyle, benim belirttiğim noktayı pek güzel açıklamaktadır.

İSMET PAŞA’NIN MECLİSTE RAUF BEY’E VERDİĞİ YANITLAR

Baylar, Rauf Bey’e karşı söz alan ve değerli görüşler ileri süren milletvekilleri çoktu. Bu arada İsmet Paşa da, uzun ve değerli bir konuşma yaptı. İsmet Paşa’nın her zaman okunması yararlı olan kimi sözlerini de bilginize sunacağım.

İsmet Paşa: “Köklü bir devlet biçimi söz konusu olduğu zaman düşüncelerimiz ve duygularımız gizli kalmaz. Gözetleyen bütün bir dünya vardır” dedikten biraz sonra: “Cumhuriyet ilanı, bir ulusun kutsal bir ülküsü, bir ateşi gibi ortalığı sarar. Cumhuriyet ilan olunduğu zaman, cumhuriyete kavuşan ulusun bütün ateşini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir ülkede cumhuriyetin ilan olunduğu günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, egemenlik hakları kaldırılmış bir padişahoğlu ortaya çıkar da karşı durum alırsa… Dünya ve dünya düşünürleri bu cumhuriyetin gücünden kuşku duyar.” Sözleriyle başlayarak, cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da alınan durumun dokuncasını açıkladı.

İsmet Paşa, Rauf Bey’in konuşmasını irdelerken: “Ulusal egemenlik temel ilkedir, diyenlerin bu sözlerinden, kuşku ve kaygıya kapıldıkları anlamını çıkaramayız” dedi. Ondan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey’e seslenerek: “Rauf Bey! Siyasa yapıyoruz. Yanlışları bir bir göstermeliyiz. Dahası, siz hiçbir iş adamı gördünüz mü ki, başlarken anaparasını tehlikeye koyduğu inancında olsun ve başarı sağlayamayacağını bile bile parasını tehlikeye atsın. Bir işte başlayan adam, her zaman soncunun iyi olacağına güvenir, öyle başlar. Hele böyle devrim yapıldığı zamanlarda hükümet ileri gelenleri, herhangi bir devlet adamı, ufacık bir kuşku göstermemelidir, bu yanlış olur. Yanıldınız Rauf Beyefendi!” dedi. Bundan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey’in: “Üstyapıda biçim değiştirerek devletin yararını sağlamayı ve genel gereksemeleri karşılamayı düşünmek, çok büyük bir yanılgı olur.” Yolundaki sözlerine yanıt verirken: “Büyük yanılgı bu denli duyarlı günlerde, bir noktada toplanması iç güçlerini ve devrim güçlerini şu ya da bu konu üzerinde kuşkuya düşürmektir. Bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek, büyük yanılgı budur” dedi.

İsmet Paşa, Rauf Bey’den şunu da sordu: “… Devlet başkanlığı sorununu çözümlemek istiyordunuz. Nasıl çözümleyecektiniz? Kaç çözüm yolu vardı?”

İsmet Paşa, ivedilik savına karşı verdiği yanıtta: “Arkadaşlar” dedi, “doğal sayılan bir sonuç için ivedilik söz konusu olmaz; ancak yanılgı sayılabilecek sonuçlar için ivedilik söz konusu olur.

Cumhuriyet ivedilikle ilan edildi demekle, o gün ilan edilmeyip de altı ay sonraya kalsaydı, belki başka bir durum ortaya çıkardı, denilmek isteniyor ki sözün bu anlamı ile ivedi davranılmıştır.”

Rauf Bey konuşmasında, bizim cumhuriyet ilanındaki davranışımızı eski Genel Merkez işleri gibi göstermek istedi.

İsmet Paşa, bu noktaya yanıt verirken dedi ki: “Genel Merkez işlerini, bu ülkede yürütmüş ve yıllarca savunmuş temsilciler ve gazeteler de onun görüşünü savunuyorlar. Rauf Bey’in görüşünü ellerinde silah olarak kullanıyorlar. Bu, mutsuzluktur.”

Rauf Bey daha sonraki konuşmasında bu sözleri şu yolda yanıtladı: “Genel Merkez sözleriyle yaptığım anıştırmaları, Tanin silah gibi kullanmıştır. Ant içerim ki baylar, Tanin kullanmış, Tevhid-i Efkar kullanmış; ben bilmiyorum.”

İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının Halifeyi gidip görmelerine değinirken şunları söyledi: “Halifeyi gidip görmek, halifelik sorunu ile ilgilidir.

Devlet adamı olarak hiçbir zaman unutamayız ki, halife orduları bu ülkeyi baştan başa örene çevirmişlerdi. Halife orduları kurulabileceğini hiçbir zaman göden uzak tutmayacağız… Türk ulusu, en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir; bir daha çekmeyecektir.

Bir halife fetvasının, bizi Birinci Dünya Savaşı uçurumuna attığını hiçbir zaman unutmayacağız. Bir halife fetvasının, ulus ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına saldırdığını unutmayacağız.

Tarihin herhangi bir döneminde, bir halife, bu ülkenin alınyazısına karşımayı aklından geçirirse, hiç kuşku yok, o kafayı koparacağız!”

İsmet Paşa, “bravo!” sesleri ve alkışlarla karşılanan bu sözlerine şunları da ekledi: “Herhangi bir halife, düşünceleriyle ya da geleneğe, göreneğe ve yönteme uyarak, kapalı ya da açık bir biçimde Türkiye’nin yazgısıyla ilgili imiş gibi bir durum almak isterse; Türkiye devlet adamlarını değerli buluyormuş, okşuyormuş gibi davranırsa; bu durum ve davranışını ülkenin varlığı ve yaşamı ile tam karşıt sayacağız ve bu tutumunu yurt hayınlığı sayacağız.”

İsmet Paşa, konuşmasının sonunda şunları da söyledi: “Rauf Bey, konuşmalarında geçen ve bizim tam karşıt yürümek kararında mıdırlar? Yoksa, siyasal konuşmalarında ileri sürdüğü ve bizimle tam karşıt olan görüşlerinde direnerek partimizin dışında ve Mecliste bizimle karşı karşıya çalışmak kararı mı verecekler? Karar kendilerinindir.”

Rauf Bey, yeniden uzun uzadıya kendini savundu ve parti kurmayacağını, partiden çıkmayacağını bildirdikten sonra, Genel Kurulun acıma ve bağışlama duygularını uyandıracak çok yumuşak sözlerle konuşmasına son vererek, toplantı yerinden ayrıldı. Böylece kendisine karşı söz söylenecek adam kalmadı.

Rauf Bey, yanıldığını ve cumhuriyetçi olduğunu açıkça söylemiş bulunduğundan, görüşmeler yeter sayıldı ve halkın kafasında uyandırılmış olan kuşkuları gidermek için, gazetelerde bir bildiri yayımlanması; ayrıca görüşmelerin tutanağının bastırılıp dağıtılması kararıyla yenitildi.

Şimdi baylar, bu karar neyi belirtiyor?

Rauf Bey’in çapraşık ve iki anlamlı sözleri, gerçekten onun cumhuriyetçi olduğuna partiyi inandırdı mı? Rauf Bey’in parti içinde bizimle duygu ve görüş birliği yaparak çalışabileceği kanısı doğdu mu?

Partinin bu kararı, görüşmenin gerçek sonucunun gerektirdiği karar mı idi? Kuşkusuz hayır!

Öyleyse, bu eksik kararla yetinmeye yol açan etken ne idi?

Bu noktayı birkaç sözcükle açıklayayım. Rauf Bey, konuşmasının başından sonuna dek, takındığı tutum ve konuşma biçimiyle parti üyelerinin bağışlama duygusuna ve iyilikseverliğine sığınmış gibi idi. Bundan başka Rauf Bey, konuşmasında o denli yanıltmaca ve boş şeyler söylüyordu ki sözlerinin doğruluk ve içtenlikle ilgisini hemen anlamak, herkes için kolay değildi. Açıkça söylemek gereklidir ki, bu etmenlerden daha çok da “sorumsuz, oldubitti, cumhuriyetten sonra, biçim” gibi sözler üzerinde yapılan yıkıcı propaganda, düşünce ve duyguları duraksamaya ve gevşekliğe sürüklemede en önemli ruhsal etmen olmuştu.

Durumu, cumhuriyet tartışması dışında, İsmet Paşa ve Rauf Bey çekişmesi gibi görenlerin düşünüşlerinin de, anlamsız bir kararla yetinilmesine yol açtığı kuşku götürmez bir gerçektir.

Baylar, bu karar yüzünden Rauf Bey ve arkadaşlarına bir süre daha partinin içinde, partiyi yıkmak için çalışmak olanağı verilmiş oldu.

İstanbul’da çıkan kimi gazetelerin yurdun ve cumhuriyetin yüksek çıkarlarına dokunur nitelikte sürüp giden yayınlara da, orada öyle bir ortam yarattı ki Meclis, İstanbul’a bir İstiklal Mahkemesi göndermeyi zorunlu saydı.

HALİFELİĞİ KALDIRMANIN ZAMANI GELMİŞTİ

Sayın baylar, her sorunda ve her yürütüm evresinde kendisini söz konusu ettirmiş olan halifeye ve halifeliğe bir kez daha değineceğim.

1924 yılı başında, büyük ölçüde bir ordu savaş oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu savaş oyununu İzmir’de yapacaktık. Bunun için 1924 yılı ocak ayı başında İzmir’e gittim. Orada iki aya yakın kaldım. Orada iken, halifeliğin kaldırılması zamanının geldiği yargısına varmıştım. Bu işin nasıl yapıldığını kısaca anlatmaya çalışacağım.

Başbakan İsmet Paşa’dan 22 Ocak 1924 günlü bir kapalı tel aldım. Onu, olduğu gibi bilginize sunayım:

Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yüksek Katına

Bir süreden beri halifelik katı ve Halife ile ilgili olarak gazetelerde, yanlış anlamalara yol açabilecek saygısızca yayınlara rastlanması ve özellikle, ara sıra İstanbul’a giden hükümet ileri gelenlerinin ve resmi kurulların kendisiyle görüşmekten sakınıp çekinmeleri dolayısıyla, halifenin büyük bir üzüntü duyduğunu; bu yüzden başmabeyincilerini Ankara’ya göndererek, ya da güvenilir bir kişinin İstanbul’a, kendi yanına gönderilmesini rica ederek duygu ve dileklerini ulaştırmayı düşünmüş ise de, kötüye yorumlanabilir diye bundan da vazgeçtiğini söylediklerini, Başyazman Bey bir yazı ile bildirmektedir. Bu yazıda ayrıca ödenek işi de uzun uzadıya anlatılarak Halifelik Hazinesinin gücünü aşan ve yükümlülüğü dışında kalan giderler için Maliye Hazinesinde yardımda bulunulacağı yolunda Hükümetçe 15 Nisan 1923 gününde yapılan bilidirimin incelenmesi ve gereğinin sağlanması istenmektedir. Durum Bakanlar Kurulunca görüşülecektir. Sonucu ayrıca bilginize sunarım efendim.

İsmet

Bu tele yanıt olarak makine başında yazdığım telyazısı şudur:

Makine Başında
Ankara’da Başbakan İsmet Paşa Hazretlerine

Y: 22.1.1924 kapalı tele:

Halifelik katı ve Halife ile ilgili yanlış anlamalar ve kötü yorumlar, Halifenin kendi katı ve davranışından doğmaktadır. Halife, iç ve özellikle dış yaşayışla ataları olan padişahların yolunu izler gibi görünmektedir. Cuma Alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına görevliler göndererek ilişki kurmak, gösterişli gezintiler, saray yaşayışı, sarayında yedek subaylara varıncaya dek kabul etmek ve onların yakınmalarını dinlemek ve onlarla birlikte ağlamak gibi davranışlar bu arada sayılabilir. Halife, Türkiye Cumhuriyeti ile Türkiye halkı karşısındaki davranışında İngiltere Krallığı ile Hindistan Müslüman halkı, ya da Halife ile Afgan Devleti ile Afgan halkı karşısındaki durumu bir ölçü olarak almalıdır. Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki bugün var olan ve korunmakta bulunan Halifenin ve halifelik katının, gerçekte ne din ne de siyasa bakımından varlığının hiçbir anlamı ve gerekçesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, varlığını ve bağımsızlığını boş inanlar yüzünden tehlikeye atamaz. Halifelik katı bizce, olsa olsa, tarihsel bir anı olmaktan öte bir önem taşımaz. Türkiye Cumhuriyeti ileri gelenlerinin, ya da resmi kurulların kendisi ile görüşmesini Ankara’ya göndererek, ya da güvenilir bir kimseyi kendi yanına getirerek, Hükümete duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de Cumhuriyet Hükümeti ile karşı karşıya durum alması demektir. Buna da yetkisi yoktur. Kendisiyle Cumhuriyet Hükümeti arasındaki yazışmalarda Başyazmanını aracı kılması da yersizdir. Başyazman Bey’in, böyle saygısızca davranıştan sakınması gerektiği, kendisine bildirilmelidir. Halifenin dirliği ve geçimi için, Türkiye Cumhurbaşkanının ödeneğinden daha aşağı bir ödeneğin yetmesi gerekir. Halifeye verilen ödenek, yaldızlı ve gösterişli yaşamak için değil, insanca yaşamak ve geçim sağlamak içindir. “Halifelik Hazinesi” sözünden ne amaçlandığını anlayamadım. Halifeliğin hazinesi yoktur ve olamaz. Kendisine böyle bir hazine atalarından kalmış ise resmi ve açık olarak bilgi alınmasını ve bana bildirilmesini rica ederim. Halifenin aldığı ödenekle karşılanamayan yükümler neler imiş ve 15 Nisan 1923 günlü bildirimle Hükümet nelere söz vermiştir? Bunu bildirmek iyiliğinde bulununuz. Halifenin konutunu belirtip saptamak, Hükümetin şimdiye değin yapmış olması gereken bir ödev idi. İstanbul’da, ulusun boğazından kesilen paralarla yapılmış birçok saraylar ve bu sarayların içindeki birçok değerli eşya ve gereçler, hükümetin bu yolda bir karar almaması yüzünden yok olup gidiyor. “Halifenin yakınları, sarayların en değerli gereçlerini Beyoğlu’nda, şurada burada satıyorlar.” diye söylentiler vardır. Hükümet bunlara hemen el koymalıdır. Satılmak gerekiyorsa, hükümet satmalıdır. Halifelik örgütü iyice incelenip düzene sokulmalıdır ki, başmabeynciler ve başyazmanların varlığı Halifeyi daha da egemenlik kuruntusu içinde uyutmasın. Fransızlar, kral soyundan olanları ve yakınlarını Fransa’ya sokmakta, bağımsızlıkları ve egemenlikleri için yüz yıl sonra, bugün bile sakınca görüp dururken; her gün çevrenden kendileri için egemenlik güneşi doğmasına duacı bir padişah soyuna ve yakınlarına karşı davranışımızda, Türkiye Cumhuriyetini inceliğe ve boş şeylere kurban edemeyiz. Halife, kendinin ve katının ne olduğunu açık olarak bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe sağlam ve köklü önlemler alınarak bildirilmesini rica ederim efendim.

Türkiye Cumhurbaşkanı
Gazi Mustafa Kemal

HALİFELİĞİN, DİN-İŞLERİ VE EVKAF BAKANLIKLARININ KALDIRILMASI VE ÖĞRETİMİN BİRLEŞTİRİLMESİ KARARI

Bu yazışmadan sonra savaş oyunu dolayısıyla İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa da İzmir’e gelmişlerdi. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da daha önceden orada bulunuyordu. Hepimiz halifeliğin kaldırılması gerektiği görüşünde idi. Bununla birlikte Dinişleri ve Evkaf Bakanlıklarını da kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.

1924 yılı martının birinci günü, Meclisi açmam gerekiyordu.

23 Şubat 1924 günü Ankara’ya dönmüş idik. Burada da gereken kişilere kararımı bildirdim.

Mecliste bütçe görüşmeleri yapılıyordu. Osmanoğullarından yurt içinde bulunanların ödenekleri ile Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı bütçeleri üzerinde durulmak gerekiyordu. Arkadaşlarımız, bu amaca göre konuşmalara ve eleştirilere başladılar. Görüşme ve tartışma sürdürüldü. 1 Mart günü, Büyük Millet Meclisinin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim söylevde özellikle şu üç noktaya değindim:

1- Ulus, cumhuriyetin bugün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin olarak ve sonsuzluğa değin korunmasını istemektedir. Ulusun isteği, “cumhuriyetin, hiç zaman geçirilmeden, denenmiş ve tanıtlanmış bütün temeller üzerinde oturtulması” diye biçimlenebilir.

2- Kamuoyunun eğitim ve öğretimin birleştirilmesinden yana olduğu saptanmış bulunduğundan, bunun hiç zaman geçirilmeden uygulanmasını gerekli görüyoruz.

3- … Müslümanlığı, yüzyıllardan beri, yapılageldiği üzere, bir siyasa aracı olarak kullanılmaktan kurtarmanın ve yüceltmenin çok gerekli olduğu gerçeğini de saptamış bulunuyoruz.

2 Mart günü Parti Grubu toplantıya çağrıldı. Belirttiğim bu üç sorun, ortaya atıldı ve görüşüldü. İlkeler üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclisin birinci oturumunda, Başkanlığa gelen yazılar arasında şu önergeler okundu:

1- Şeyh Saffet Efendi ile elli arkadaşının, halifeliğin kaldırılması ve Osmanoğulları soyundan olanların Türkiye dışına çıkarılması ile ilgili yasa önerisi.

2- Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının, Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığının kaldırılması ile ilgili yasa önerisi.

3- Manisa Milletvekili Vasıf Bey ve elli arkadaşının, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili önerisi.

Başkanlık yerinde bulunan Fethi Bey: “Efendim, birçok imzalarla gelen bu yasa önerilerinin hemen görüşülmesi ile ilgili öneriler vardır. Yüksek oyunuza sunacağım.” dedi ve yarkurullara gitmeden, hemen görüşülmesini oya koydu ve kabul edildiğini bildirdi.

İlk karşı çıkışı Kastamonu Milletvekili Halit Bey yaptı. Görüşmeler sırasında Halit Bey’e bir iki kişi daha katıldı. Önerileri destekleyen birçok değerli milletvekilleri kürsüye çıkıp uzun konuşmalar yaptılar. Önerge verenlerden başka, rahmetli Seyit Bey’in ve İsmet Paşa’nın bilimsel ve inandırıcı söylevleri her zaman için okunmaya değer. Görüşme ve tartışma beş saata yakın sürdü. Saat 6.45’te görüşmelerin sona ermesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi 429, 430 ve 431’inci yasaları çıkarmış bulunuyordu.

Bu yasalarla:

a-Türkiye Cumhuriyetinde, halkın işleriyle ilgili yasaları yapmaya ve yürütmeye yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükümetin yetkili olduğu saptandı; Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı.

b-Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumları, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı.

c-Halife, görevinden çıkarıldı ve halifelik katı kaldırıldı. Çıkarılan Halife ve Osmanloğulları soyundan olanların hepsine, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturmak, süresiz olarak yasak edildi.

HALİFELİK KATININ BİZE DİNSEL VE SİYASALAR BAKIMLARDAN YARARLI OLDUĞUNU İLERİ SÜRENLERE VERDİĞİM YANIT

Baylar, halifelik katının korunmasında dinsel ve siyasal yarar ve zorunluk bulunduğu sanısında olan birtakım kişiler, bilginize sunduğum kararların alındığı son dakikalarda halifelik görevini üzerine almamı önerdiler.

Bu gibilere hemen, gereken olumsuz yanıtı vermiştim.

Yeri gelmişken başka bir noktayı da bilginize sunayım. Büyük Millet Meclisi halifeliği kaldırdığı sırada, Antalya Milletvekili, din bilginlerinden Rasih Efendi, Kızılay adına Hindistan’da bulunan bir kurulun başkanlığını yapıyordu. Rasih Efendi, Mısır’a uğrayarak Ankara’ya döndü. Benimle görüşmek istedi ve şunları anlattı: Gezdiği ülkelerdeki Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş. Müslümanların yetkili kurulları bana bu dileği bildirmek için Rasih Efendi’yi vekil etmişler. Rasih Efendi’ye veridiğim yanıtta, İslamların bana olan güven ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedim ki: “Siz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın, bana ulaştırdığınız dilek ve önerilerini ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem, o halkın başındaki kişiler bunu isterler mi? Halifenin buyrukları ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler buyruklarımı yerine getirebilecekler midir? Bu duruma göre, yapacak işi ve anlamı olmayan bir kuruntu sanını takınmak gülünç olmaz mı?”

Baylar, açık ve kesin söylemeyelim ki, Müslüman halkı bir halife korkuluğu ile uğraştırmayı ve kandırmayı sürdürmek çabasında bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve ancak bilisizlik ve aymazlık belirtisi olabilir.

Rauf Beylerin, Vehip Paşaların, Çerkez Etem ve Reşitlerin, bütün yüz elliliklerin, halife ve padişah soyundan olanların, bütün Türkiye düşmanlarının el ele verip bize karşı ateşli olarak çalışıp uğraşmaları, din uğruna mı yapılmaktadır? Sınırlarımıza bitişik yerlerde yuvalanarak, bugün de Türkiye’yi yok etmek için Kutsal Ayaklanma adı altında haydut çeteleriyle, cana kıyma düzenleriyle bize karşı durmadan çılgınca çalışanların amaçları gerçekten kutsal mıdır? Buna inanmak için büsbütün bilisiz ve aymaz olmak gerekir.

Müslümanları ve Türk ulusunu bu kerteye düşmüş saymak ve Müslümanlık dünyasının vicdan arılığından, yaratılış inceliğinden alçakça ve canavarca amaçlar için, yararlanmayı sürdürmek, artık o denli kolay olmayacaktır. Saygısızlığın da bir ölçüsü vardır.

Mustafa Kemâl ATATÜRK Nutuk2 (10.Bölüm) http://www.karacaahmetsultan.com/arastirma.asp?id=201

Hilâfet yasayla kaldırıldı Patrikhane Lozan’da tartışıldı

Nalan Seçkin

Bir süre önce yeni gündem oluşturmak için aykırı iki görüş öne sürüldü. Biri, hilâfetin kaldırılmadığı, Halife’nin sürgüne gönderildiği, öteki de Lozan’da Fener Rum Patrikhanesi’nden söz edilmediği iddiasıydı.

Oysa gerçek hiç de öyle değildi.

Osmanlı Devleti, BMM’nin 30 Ekim 1922’de aldığı bir kararla son buldu. Sinop Milletvekili Rıza Nur ve 80 arkadaşınca verilen altı maddelik yasa önerisinin ilk maddesinde “Osmanlı imparatorluğu otokrasi (başına buyruk bir hükümdarla yönetilen devlet biçimi) sistemiyle beraber münkariz (batmış, çökmüş) olmuştur” deniliyordu.

Son Padişah ve Halife Vahidettin, 16/17 Kasım gecesi İngilizler’e sığınıp kaçtı. Ertesi gün BMM’nce Halifelik’ten indirildi ve yerine Abdülmecit Efendi seçildi. Cuma namazına giderken Fatih Sultan Mehmet’in kaftanını giymesi, “Ödeneğim yetmiyor”, “İslâm ülkelerinden çağrı alıyorum” sözleri dikkat çekmeye başladı. Davranış Ankara’yı rahatsız ediyordu. 2 Mart 1924’te Urfa Milletvekili Halveti Dergâhı Postnişini Şeyh Saffet (Yetkin) Efendi’yle 52 arkadaşı BMM Başkanlığı’na ‘Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Yurtdışına Çıkarılması’nı öngören bir yasa önerisi sundular.

İstemin tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanıp maddelere geçilince Adalet Bakanı Seyit (ölümünden sonra ailesi ÇELEBİ soyadını aldı) Bey söz aldı. Uzun konuşmasında, Kur’ân-ı Kerim’deki ‘halife’ ve ‘imam’ tanımlarının İslâmiyet’ten önceki peygamberler anılırken kullanıldığını vurguladı. Hz. Muhammet’in “Benden sonra hilâfet 30 yıldır. Ondan sonra devlete döner” kutsal buyruğunu aktardı.

Alkışlarla aynen kabûl edilen yasa, 4 Mart 1924’te Dolmabahçe Sarayı’ndaki Halife Abdülmecit Efendi’ye bildirildi, yurdu terketmesi gereği anımsatıldı. İki gün kalmak için izin istedi, verilmedi. 5 Mart Çarşamba sabahı yakınlarıyla İstanbul’dan İsviçre’ye gitti.

M.Yavuz ELBİRLER


Okunma sayısı: 531

Arama Terimleri:
Benzer Başlıklar

Yorum Yaz

*

- Türkçe'yi doğru ve düzgün bir şekilde kullanmadan yazılan yorumlar, küfürlü ve tehditkar yorumlar yayınlanmayacaktır.

- Yazılan yorumların tüm sorumluluğu yorumcuya aittir.
+ -


Seçim Anketleri | Komik | Hayvanlar | Sinema ve Film