<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kemalist Gençler &#187; Halkçılık</title>
	<atom:link href="http://www.kemalistgencler.com/etiket/halkcilik/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kemalistgencler.com</link>
	<description>Kemalist</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Feb 2012 14:54:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Kurtuluş Yolumuz: İlerici Demokrat Görüş</title>
		<link>http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus</link>
		<comments>http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2011 13:03:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tdomf_90bb3</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ziyaretçi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[ilerici demokrat]]></category>
		<category><![CDATA[liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[özerklik]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal demokrat]]></category>
		<category><![CDATA[sosyalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kemalistgencler.com/?p=4270</guid>
		<description><![CDATA[Sanayi devrimi ile feodal toplumdan kapitalist topluma geçildi, Vahşi kapitalizmin oluşması ile sosyalist akımlar gelişti. 1.ci dünya savaşında emperyalist ülkeler savaş Halide iken Bolşevikler Rusya’ya sosyalizmi getirdi. 2.ci dünya savaşından sonra sosyalizm gelişerek Varşova paktı oluştu. Batı ülkelerinde işçi sınıfının sosyal ekonomik hakları gelişti. 1950’li yıllardan sonra revizyonizmin oluşması ile zamanla sosyalizm geriledi ve çöktü. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sanayi devrimi ile feodal toplumdan kapitalist topluma geçildi, Vahşi kapitalizmin oluşması ile sosyalist akımlar gelişti. 1.ci dünya savaşında emperyalist ülkeler savaş Halide iken Bolşevikler Rusya’ya sosyalizmi getirdi. 2.ci dünya savaşından sonra sosyalizm gelişerek Varşova paktı oluştu. Batı ülkelerinde işçi sınıfının sosyal ekonomik hakları gelişti. 1950’li yıllardan sonra revizyonizmin oluşması ile zamanla sosyalizm geriledi ve çöktü. Varşova paktı çökmesine rağmen Komünizme karşı kurulan Nato Paktı ayakta kaldı. Dünya iki kutuplu iken tek kutuplu haline geldi. Gelişmiş büyük ülkeler sudan sebeplerle geri kalmış ülkeleri doğal zenginliklerini ele geçirmek için işgal etti. İnsanlar ve ülkeler arasında gelir dağılımı daha çok bozuldu. Emperyalist ülkeler kendi ülkelerinin halkını sömürdüğü gibi tüm dünya halklarını sömürmektedir. Amerikanın nüfusunun üçte biri Avrupalı gibi, üçte biri az gelişmiş ülkelerdeki insanlar gibi, üçte biride geri kalmış ülkelerdeki Afrikalı insanlar gibi yaşamaktadır. Şayet dünya iki kutuplu olsa idi Amerika Irak’ı işgal edemezdi. Bir milyon insanda ölmezdi. Etnik ve mezhep çatışmalarının; ırkçılığın, faşizmin, gericiliğin olmasının nedeni dünya haklarının insanlık aleminin en büyük düşmanı emperyalizm ve emperyalizmin işbirlikçileridir.<br />
             Emperyalist güçler kendi yararları doğrultusunda sosyalizmin çöküşünü fırsat bilerek dünyaya küresel liberal ekonomiyi dayattılar. Özelleştirme politikaları ile ülkelerin milli ekonomilerini tahrip ettiler. Sosyalist ülkelerin varlığına tahammül edemeyenler mili devletlerin varlığına dahi tahammül edemiyorlar. Daha iyi sömürmek için dünya ülkelerini parçalayarak çok sayıda devletçikler haline getirdiler. Devletçikleri birbiri ile savaştırarak halklara zarar verdiler.<br />
            Yeni dünya düzeni olan emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerin dayatmış olduğu ekonomik politikalardan, özelleştirmeden, emperyalizme bağımlılıktan, emperyalizmin işbirlikçisi ve rantiyecilerden, büyük burjuvaziden nasıl kurtulup da  iktisaden güçlü ülke olunacağına dair anti emperyalist, anti kapitalist, bireyin mülkiyet özgürlüğüne  ülke ekonomisine hakim olamayacak şekilde yer vererek bireylerin mülkiyet ve özgürlüklerini koruyarak geliştiren, ekonomide devletçiliğin, halkçılığın hakim olacağı siyasi ekonomik fikirler üretilememiştir. İyi fikir üretecek insanlar maddiyatsızlıktan fikirlerini gündeme getirememiştir. Bazı iyi fikirli insanlar büyük siyasi partilerin içerisine girerek, fikirlerini bırakıp partinin fikirlerini kabullenmek zorunda kalmıştır. İyi fikirler siyasi hayatta varlık bulamamıştır. Sosyalist ve kapitalist ekonomik sistemlere karşı bireylere, halkçılığa ve devletçiliğe önem veren iyi bir karma ekonomik politikalar üreterek, sosyalizmle ile sosyal demokratlık arasıda  ilerici demokrat görüş üretip, uygulamak gerekir.<br />
             İlerci demokrat fikir sosyalizm ile sosyal demokratlık arasında bir görüş olup; Amerikan ve Japon emperyalizmine karşı kurulan Avrupa kapitalistlerinin  kalesi olan Avrupa Birliğine, emperyalist kuruluş olan NATO’ya, emperyalizme, kapitalizme, feodalizme, komünizme, faşizme, teokratik görüşlere ve her türlü gericiliğe, sömürüye, her çeşit teröre, din, dil, ırk, etnik mezhep ayrıcılığına karşı, dünya halklarının kurtuluşunu, mutluluğunu savunarak dünya insanlığını kucaklayan, laikliğe, milli ve manevi değerlere, çağdaşlığa, devrimciliğe, dünya halklarını kucaklayan gerçek halk demokrasisine, barışa, bağımsızlığa, özgürlüğe, insana, emeğe, sosyal devlet anlayışına, ekonomik alanda bireye,  halkçılığa, halkın yararına küçük ve orta dereceli işletmeler hariç büyük fabrikaları, büyük ticari işletmeleri, bankaları, madenleri, özelleştirilen önceki kamu mallarını, bunca zaman halkı sömürülerek elde edilen büyük malları  karşılıksız devleştirilerek etkin devletçiliğe, üretime  önem veren, köylünün elindeki topraklar, hayvanları kamulaştırma dan, kolektifleştirme den toprak reformu yaparak, bireysel üretime önem vererek, köylünün hürriyetini, mülkiyetini koruyarak geliştirmeye önem veren, ulussal milliyetçiliğe önem verdiği gibi evrensel milliyetçiliğe önem veren,  yapancı sermaye karşı, milli sermayeye, milli ekonomiye, yerli malına önem veren, kısmen büyük sermayeye karşı, küçük sermaye ile emekçileri uzlaştırmaya, çevreye, doğaya, eğitime, nüfus planlamasına önem veren yeni bir siyasi görüştür.  İnsanlığın kurtuluşu, mutluluğu;  dünyanın siyasi ve ekonomik yönden insanlığın yararına değişmesi dünya halklarının ülkelerinde  ilerici  demokrat  görüşü  uygulaması  ile gerçekleşir.<br />
             Birey sosyal ekonomik bakımdan güçlü olarak, varlıklı ve güven içinde yaşamak ister. Ancak bireyler bencil olarak başkalarını düşünmeden ülkenin dünyanın ekonomisini elinde bulunduracak şekilde, aç gözlü olarak ekonomik yönden güçlü olmaya çalışmamalıdır. Azınlığın ülke ekonomisine hakim olacak şekilde  varlıklı olması toplumun çoğunluğunun sefalet içinde yaşıyor olması demektir. Önemli olan azınlıktaki insanların sosyal ekonomik durumunun iyi olması değildir, tüm insanların sosyal ekonomik durumunun iyi olmasıdır.  Birey çevresindeki insanların haklarını gözeten, toplumu sömürmeden, toplum içinde gerçekten sevilen, sayılan insanlığa faydalı olmak için sosyal ekonomik yönden varlıklı olmalıdır.<br />
            En iyi iş insanın kendi işini kurarak, kendi işini yapmasıdır. Dünya da herkesin kendi işinin olması münkün değildir. İnsan ya kendi işini yapacak, yada devlet işinde veya başkasının işinde çalışarak hayatını sürdürecek.<br />
             Sosyalizmin katı devletçilik uygulaması sonucunda birey yeterice özgür, araştırmacı, mücadeleci, yaratıcı ve üretici olamadığından yeterince mutlu olamaz. Ama liberal ekonomin uygulandığı ülkede memur devletten maaş alarak devlete çalıştığından emperyalist bulutların altında, kapitalist sisin içerisinde sosyalist bir hayat yaşamaktadır. Devlet memurunun yaşadığı hayat sosyalist devletteki insanın yaşadığı hayata genel olarak benzemektedir. Sosyalist ülkedeki memurun hali liberal ülkedeki memurun halinden daha iyidir. Toplumun çoğunluğu da canı gönülden memur olmak istemektedir. Emperyalist bulutların altında, kapitalist sisin içinde olmadan güneşli sosyalist bir havada toplumun genel çoğunluğu canı gönülden memur olmak ister. Ama memurları, insanları liberalizmden, sosyalizmden daha iyi duruma getirecek siyasi görüş uygulayacağız.<br />
             Liberalizme ve sosyalizme karşı bir takım ülkelerde liberal ekonominin esasını bozmadan devletin ekonomiye katılması ile karma ekonomi uygulanmıştır. Ancak halk sektörünün olmayışı ve özel sektörün güçlü olması ile devlet sektörü kasıtlı olarak dejenere edilip yozlaştırılması sonucunda kamu işletmeleri halkın aleyhine, azınlığın yararına özelleştirilmiştir.  İnsanların durumu liberal ekonomi uygulamasına göre karma ekonomi uygulamasında daha iyi olmuştur. Ama bu durum yeterli olmamıştır.<br />
             Sosyal demokratların uyguladığı iktisadi demokrasilerde devletçi ve halkçı ekonomik uygulamalar olabilir. İktisadi demokrasilerde yaşayan insanların durumu  liberal ekonomin uygulandığı ülkelerdeki insanların durumundan daha iyidir. İktisadi demokrasilerde uygulanan ekonomi liberal ekonominin esasını bozmadan bireyin özgürce ekonomiye katıldığı, halkçılığın ve devletçilin uygulandığı bir ekonomidir. Ancak  özel sektör her şeye rağmen ülke ekonomisine hakimdir. Özel sektör halk sektörünü ve devlet sektörünü gölgelediğinden, devlet sektörünün ve halk sektörünün gelişmesini engellemektedir. Bu nedenle de insanlar  sosyal ekonomik yönden daha iyi bir seviyeye gelemediğinden insanlar sosyal demokrat görüş den yeterince tatmin olamayarak uygun görmeyip, sosyalist devrim görüşünü benimseyerek sosyalizmin uğruna canlarını vermiştir. İnsanların sosyal ekonomik yönden daha iyi bir duruma  getirecek siyasi görüş bulmak gerekir.<br />
             İlerci demokrat düzende ise liberal ekonominin özünü bozmadan; bireylerin özgürlüğünü mülkiyetini koruyarak geliştirerek, devlet sektörünün, halk sektörünün ekonomide etkinliğini sağlamak, devlet sektörünü ve halk sektörünün gölgeleyen özel sektörün elindeki küçük ve ota dereceli işletmeler hariç büyük fabrikaları, büyük ticari işletmeleri, bankaları, madenleri halkın yararına devleştirerek güçlü bir devlet sektörünün oluşturulduğunda, halk sektörü ile devlet sektörü gölgelenmediği için daha da iyi gelişecek, ülke ekonomisine hakim olmak isteyen bireyler güçlü devlet sektörü ve halk sektörünün karşısında emellerine ulaşamayacak, liberalizmde olduğu gibi halk sömürülemeyecek. Sosyalizmde olduğu gibi köylülerin elinden tarlaları, hayvanları alınarak kamulaştırılmayacak, kolektifleştirilmeyecek, kolektivizme, kamuya mahkum edilmeyecek, toprak reformu yapılarak, az topraklı ve topraksız köylü toprak ve hayvanların sahibi yapılacak, hürriyetleri ve mülkiyetleri korunarak geliştirilecek, devlet tarafından köylü desteklenerek tarımsal ve hayvancılık üretimi artacak, köylü yardımlaşma sandıkları kurularak köylülerin yarına kooperatifler birliği ve sanayi işletmeleri kurularak halk sektörü oluşacak, köylülerin ticaret ve sanayi alanında da mülklerinin olması ile mülkleri, gelirleri ve refahı  artacak köylü milletin efendisi olduğu gibi dünyanın efendisi olacak,    sosyalizmde olduğu gibi bireyler baskı altında olmayacak,  bireyler halk sektörüne girerek halk sektöründeki işletmelerde hisse sahibi olacak, ürettiklerini, üretim kooperatifler birliği kanalı ile daha iyi fiyata pazarlayarak gelirleri artacak, tükettiklerini, tüketim kooperatifleri birliği kanalı ile daha ucuza temin ederek artan tasarrufları ile yapılan yatırımları sonucunda yatırımları artarak özgür olarak mülkiyetlerini koruyup geliştirecek, halka göre insanca, halkça düzen sağlanmış olarak insanlar sosyal ekonomik bakımdan daha iyi olup, güven, mutluluk ve huzur içinde olacak. İnsanlar ilerci demokrat düzende tatmin olarak sosyalist görüşü benimsemeyecektir. Sadece fanatik eski sosyalistler sosyalist görüşünü sürdürecektir. Eski fanatik sosyalistler sayısal yönden az olacağından etkileri olamayacaktır. Önceden sosyalizmi kavramak öbür fikirleri kavramaktan zor idi. Sosyalizm çöktüğü için insanların çöken bir fikri kavraması yeni bir fikrin kavramasından çok zordur. İnsanlar tarafından yeni görüş olan ilerici demokrat fikri kavraması çok kolay olacaktır.<br />
             Gelişmekte olan ülkelerden biri olan Türkiye de 1929 yılındaki dünya ekonomik bunalımından sonra 1930’lu yıllarında işçisi, işvereni azken, sanayisi çok zayıfken, tarıma dayalı yoksul borçlu ülke iken  borçlarını ödeyerek, enflasyonsuz  olarak, devlet işletmelerini kurarak devlet sektörü oluşturuldu. Emperyalizme karşı kale gibi yapılan fabrikalarda tarım ürünleri işletilerek, tarım ürünlerinin emperyalist ülkelere peşkeş çekilmesi önlenmesi ile işlenmiş tarım ürünleri yönünden dışarı bağımlılıktan kurtuldu. 1940’lı  yıllarda ikinci dünya savaşı nedeni ile devlet sektörü gelişemedi. 1950’li yıllarda emperyalizmin güdümünde olan siyasi iktidar devletçi anlayışa sahip değilken, özelleştirme yanlısı liberal ekonomi anlayışına sahipken halkın kendi şehirlerinin civarında fabrikaların kurulmasının istenmesi ile siyasi iktidar mecburen millet adına sanayi kuruluşları açmıştır. Bu durum 1960’lı ve 1970’li yıllarda siyasal iktidarların istememesine rağmen halkın talepleri yüzünden sanayi kuruluşları tesis edilmiştir. 1950‘li yıllardan 1980 yılına doğru halkın talepleri doğrultusunda ciddi olmaksızın mecburen kurulan sanayi tesisleri dejenere edilerek kar edemez hale getirilmiştir. 1980 yılından sonra devlet  ekonomiye karışmaz, ekonomi özel kesime bırakılması gerekçesi ile sanayi tesisleri yapma yerine alt yatırımlara, savurgan yatırımlara yer vererek devlet borç ve faiz batağına batırılarak emperyalizmin boyunduruğu altına acı bir şekilde girildi. Emperyalizmin işbirlikçisi rantiyeci sınıf doğdu. Atalarının vermiş olduğu vergiler ile kurulan iktisadi kuruluşları özelleştirme yolu ile yapancılara ve güçlü azınlıklara peşkeş çekildi. En adil özelleştirme olan Türkiye Karabük Demir Çelik İşletmesi Karabüklülere devredildi. 81 ilin hakkı olan işletme 80 il mağdur edilerek bir ile devredildi.  Buna benzer uygulamalar diğer ülkelerde olduğu kanısındayım.<br />
                   Özelleştirmeye karşı alternatif politikalar üretilmedi, üretildiyse de hayata uygulamaya çalışılmadı. Örneğin Türkiye Karabük Demir Çelik İşletmesinin işçisi ve diğer işletmelerin işçileri 1989 yılında 140.000 TL. maaş alırken, büro memuru 170.000 TL. Koruma Memuru 230.000 TL. maaş alıyordu. Burjuva iktidarları işçilerin ücretlerinden dolayı işletmelerin zarar ettiğini gerekçe göstererek özelleştirmek için 1990’lı yılların başlarında iççilerin maaşları % 200-300 artırıldı. halk ve memurlar işçiler az maaş alırken bir şey demedi, çok maaş alırken de adeta kıskandı. Kurbanlık koyunun fazla beslenerek kesilmesi gibi işçiye de fazla maaş vererek, işletmelerin işçi ücretlerinden dolayı zarar etmediği halde zarar etmiş gibi göstererek, sonunda ekmek teknesi olan milli kaynakların satılarak vatanın milletin zarar göreceğini, işçilerin işsiz kalacaklarını ve mağdur edileceklerini anlayamadıkları dan dolayı işçilerden yanlı olmadıkları gibi kıskançlık ve bilgisizlikten işçilere eylemsiz tepki gösterdiler. Şayet işçilere 1988 yılındaki gibi az maaş verilirken özelleştirme yapılsa idi memurlar ve halk işçilerden yanlı olarak özelleştirmeye tepki gösterirlerdi. Burjuva iktidarları özelleştirmeyi gerçekleştiremezdi. İşçiler yalnızlığa itildi. bu durumu fırsat bilen egemen çevrelerin iktidarları devlet işletmelerini özelleştirerek işçiler mağdur edildi. Çoğu işçiler işsiz kaldı. Dolaylı yönden de halk ve halkın devleti mağdur edildi. Bu tür uygulamalar diğer ülkelerde de uygulanarak emperyalizm ve emperyalizmin işbirlikçilerinin yararına dünya halkları, işçiler ve ülkeler mağdur edildi. Dünyada insanlar ve ülkeler arasındaki gelir dağılımı eşitsizliği arttı. Emperyalizmin işbirlikçisi olan egemen çevrelerin medyası özelleştirmenin iyi olduğunu, kamu işletmelerinin ülkenin sırtında kambur olduğunu yayınladı. Bu duruma iktisadi bilgisi yetersiz olan mezun olmak için okuyan iktisatçılar, iktisadın herhangi bir dalında etiket için akademisyen olan bir takım iktisatçılar, maliyeciler konunun detaylarını kavrayamadan alternatif fikirler üretmeden önyargıları ile özelleştirmenin doğru olduğunu sandılar, çıkar çevrelerinin yararına kamu işletmelerinin zararlı olduğunu göstererek emperyalizme ve işbirlikçilerine çanak tuttular. İktisatçıların, maliyecilerin dışında; bir takım medya mensupları, doktorlar, mühendisler, hukukçular, öğretmenler, memurlar… özelleştirmeye inanarak kamu işetmelerini zararlı gördüler. Bu duruma eğitim seviyesi düşük olan halkın çoğunluğu inandı, halk depolitilize edildiğinden meydanı boş bulan çıkar çevreleri kamu işletmelerini özelleştirme yoluna gitti.<br />
	        Maliye politikası bilimine göre halkçı ve etkin devletçi ekonomik politika uygulamadan, genel anlamda liberal ekonominin esasını koruyarak devlet ekonomiye katıldığında ülkenin ekonomik gücü yaklaşık %20-25 artar. Devlet özel sektör gibi kar amacı ile işletme kurmaz. İşsizliği azaltmak, büyük özel şirketlerin kar hırslarını kırarak enflasyonu düşürmek, topluma sosyal, ekonomik faydaları sağlamak amacı ile devlet iktisadi işletmeler kurar. İşsizlik azalır, işçilerin ücretleri artar, tüketim eğilimleri yükselir, üretim ve yatırımlar artar, ekonomi gelişir.<br />
	        Örneğin; özel kundura işletmesi üretmiş olduğu 200 bin ayakkabıyı halka 8 milyon dolara satsa, devlet kundura işletmesi de üretilen 100 bin ayakkabıyı 2 milyon dolara satarsa özel kesim ayakkabı fiyatlarını indirmek zorunda kalır. Özel işletme 200 bin ayakkabıyı 8 milyon dolar yerine 6 milyon dolara halka satar. Böylece 2 milyon dolar halkın karı olur devlet işletmesi 100 bin ayakkabıyı 3 milyon dolar yerine 2 milyon dolara satmış olduğundan 1 milyon dolar halkın karı olacaktır. Böylelikle devlet işletmesinin dolaylı ve dolaysız olarak 3 milyon dolar halkın karı bulunmaktadır. Devletin kundura işletmesi 500 bin dolar zarar etse dahi halka 2 milyon dolar dolaylı 1 milyon dolar dolaysız olarak 3 milyon dolar karı olduğundan; bu kardan devlet işletmesinin 500 bin dolar olan zararı çıkarılınca halkın 2 milyon 500 bin dolar karı bulunmaktadır. Devlet işletmesi 1 milyon dolar zarar etse dahi devletin işletmesinden dolayı sağlanan dolaylı ve dolaysız olan 3 milyon dolar olan halkın karından 1 milyon dolar devletin zararı çıkarıldığından halkın yine 2 milyon dolar karı bulunmaktadır. Bu nedenle; devlet işletmesi zarar etse dahi yine karlıdır. Bu duruma göre; devlet işletmelerinin zarar ediyor ülkenin sırtında kamburdur diyenlerin fikirleri kamburdur.<br />
	        Örneğin Türkiye de KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) siyasililerin arpalığı olduğundan çalışanların ücretleri yüzünden zarar ettiği iddia ediliyor bu iddia çok geçersiz ve asılsızdır. KİT’lerin zararı hususunda çalışanların ücretleri yönünden çok az bir payı olabilir. 1974 yılında KİT’lerin karı 829 milyar TL.dır. Çalışanları ücretleri 19 milyar TL.dır. 1978 yılında KİT’lerin zararı 13.233 milyar TL.dır. Çalışanları gideri ise 103 milyar TL.dır. 1979 yılında KİT’lerin zararı 7.181 milyar TL.dır. Çalışanların gideri 134 TL’dir. Böylece KİT’lerin karının ve zararının yanında çalışanların giderlerin devede bir kulaktır. KİT’ler işçilerin ücretlerinden dolayı zarar ediyor demekle iktisattan, matematikten yeterince anlayamayanları kandırırlar. Maksat KİT’leri zararlı gösterip özelleştirerek çalışanları mağdur etmektir. KİT’lerin zararlarını çalışanların giderleri yönünden değil emperyalizm ve işbirlikçilerin çıkarları uğruna kamu işletmelerini zarar ettirerek özelleştirme yoluyla KİT’leri çıkar çevrelerine peşkeş çektirmek için zarar ettiriyorlar. Özelleştirilen kamu işletmelerini arsa fiyatından daha ucuza satıyorlar. Satış gelirinin de yarısı da reklam giderlerine gidiyor. Örneğin; Telekomun 110 milyar YTL. maliyeti var. Yıllık karı 2,5 milyar YTL.dır. 6,5 milyar YTL’ye yabancıya satılıyor. Halkın önemli malına yazık değil mi? Bu tür uygulamalar diğer ülkelerde de var olduğu söz konusudur. Madem kamu işletmesi zarar ediyor, neden satıyorsunuz alana yazık değil mi? Zarar eden işletmeyi alan nasıl kar ettiriyor?<br />
	      Devlet işletmelerini verimli hale getirmek için özelleştirme yerine özerkleştirmek gerekir. Kamu işletmelerinin karından, zararından, yönetiminden ve yatırımlarından işçileri, memurları ve işletme yöneticilerini sorumlu tutmak gerekir. Örneğin; bir işçinin maaşı 1.100 dolar ise işletme çok kar ederse kar oranı doğrultusunda işçinin maaşını 1.300 dolara, duruma göre 1.500 veya 1.700 dolara çıkarması gerekir. Ancak işletme zarar ederse zararının durumuna göre işçinin maaşını 1.100 dolardan 900 dolara, duruma göre 800 veya 700 dolara düşürdüğümüz zaman çalışanlar işletmenin kar ve zarar durumuna göre maaş alacağından dolayı  işçiler daha iyi çalışırlar, daha kaliteli mal üretirler; işletmelerin verimliliği artar, iç ve dış pazarlarda mallarını daha iyi pazarlarlar. İşletmeler kar ederek kapasitelerini artırırlar hatta yeni işletmeler açılmasını sağlayarak istihdam sağlarlar, işsizlik azalır, işçilerin durumu iyileşerek tüketim eğilimleri artacağından dolayı üretim ve yatırımlar artarak ekonomik gelişme döngüsünün ilerlemesiyle ülke ekonomisi iyiye doğru gider. Devlet güçlenir, devletin borçları azalarak biter, hatta devlet borç veren bir ülke olur. İşte o zaman ne Amerika ne Avrupa ekonomik yönden  gelişmiş bağımsız Türkiye  olduğu gibi diğer gelişmekte olan ülkelerde aynı durum söz konusu olur.<br />
                   Gelişmekte olan ülkelerde devletin ekonomi ile ilgilenmeyip ekonomi ile ilgilenmeyi özel sektöre bıraktığında özel sektör toplumun sosyal, ekonomik ve istihdam yönünden yeterince uğraş vermez, sadece kendi kar alanlarını düşünür. Gelişmekte olan ülkelerde yoksulluk artar, tüketim eğilimleri, üretim ve yatırım eğilimleri azalır, ekonomi gelişemediği gibi geriye gider, sosyal patlamalara sebebiyet verir; faşizm, teokratik ve komünizm gibi zararlı akımların çıkmasına, siyasi şiddet olaylarının artmasına sebep olarak ülkeler zarar görür. Yeni dünya düzeni olan uluslar arası sermayenin dayatmış olduğu küreselleştirme özelleştirme politikaları, gelişmekte olan ülkelerin  milli benliklerine aykırı olup, emperyalizme ve çıkar çevrelerinin yararına bir politikadır. Gelişmekte olan ülkelerde uygulanmakta olan liberal ekonomiye önem verildiği müddetçe ekonomik krizlerden, işsizlikten, yoksulluktan, emperyalizme ve emperyalizmin işbirlikçilerine uşaklıktan kurtulamaz. Örneğin Türkiye de Türklerin ataları ülkesini emperyalist güçlerin işgalinden kurtulmak için bağımsızlık mücadelesi vererek milletinin mutluğu özgürlüğü için vatanını kurtardılar. Vatanın kaymağını emperyalist ve işbirlikçi çıkar çevreleri yesin diye kurtuluş savaşı yapılmadı. Türkiye bozuk düzenden kurtulmadığı müddetçe emperyalizme ve iş birlikçilerine karşı olunmadığı müddetçe kurtuluş savaşında ölen dedelerinin, yaralanan gazilerinin kemikleri sızlar. Aynı durum bağımsızlık mücadelesi veren diğer ülkeler içinde  geçerlidir.<br />
	      Bozuk düzenden kurtulmak için  devletçi  ve halkçı ekonomilere önem vermek gerekir.  Gelişmekte olan ülkelerde her şeyden önce halkın nefes alması için rantiyecilere ödenen faizin askıya alınarak veya indirerek memurlara, emeklilere iyi maaş vererek tüketim eğilimlerini artırınca, üretim ve yatırım eğilimleri artar, ekonomi iyileşmeye yüz tutar. Çalışanların asgari ücreti  arttığında tüketim, üretim, yatırım eğilimlerinin artması sağlanarak ekonomi iyileşir, işsizlik azalır, tüketim, üretim ve yatırım eğilimleri daha da artarak ekonomi iyileşir.<br />
	      Dünya halklarının sadece oy vererek kendi kendini yönetmesi ile halkçılık olması yeterli olmaz. Halkın tükettiği malları kooperatifler ve kooperatifler birliği kanalı ile sağlayarak marketler zincirine engel olunmalı. Halkın ürettiği malları kooperatifler ve kooperatifler birliği kanalı ile pazarlayarak aracılar önlenmeli. Böylece halkın aldığını ucuza alıp sattığını iyi fiyata satarak karlı duruma getirilerek tasarruflarını artırmalı. Bu tasarruflar ile işçiler, köylüler, memurlar gelirlerinin bir kısmının bir arada toplanması ile yatırımlar yaparak, işletmeler açarak halk sektörünü oluşturmalı. Halkça üretim, halkça tüketim sağlanarak insanca yaşam sağlanmış olur. Yatırımlar artar, işsizlik azalır, köylü tarlasından geçimini iyi temin ettiği için tarımsal üretimi artar, kooperatiflerden yararlanır, halk sektöründeki işletmelerden hisse sahibi olur. İşçiler, memurlar maaşları ile iyi geçinir, kooperatiflerden iyi yararlanır, halk sektöründeki işletmelerden hisse sahibi alarak mülk sahibi olur. Geçim düzeyleri iyileşir.<br />
	      Ormanlar orman köylüleri tarafından korunup üretilerek, ağaç sanayi orman köylerinin kooperatifleri tarafından orman ürünleri mamul hale getirilerek pazarlandığında köylülerin durumu daha da iyileşir, göçler azalır, şehirlerin, ülkelerin durumu iyileşir.<br />
                 Toprak reformu yapılarak 500 dekardan fazla toprak sahiplerinin toprakları az topraklı ve topraksız köylülere dağıtılarak adalet sağlanmış olur köylülerin durumu iyileşmiş olur.<br />
	        Toprak reformuyla, ormanların köylüler tarafından işletilip korunması ile özellikle halk sektörü ve kooperatifler ile  halkçılık  gelişip yücelmiş olur; göçler azalır, şehirler iyileşir, halk kalkınır, ülke ekonomisi daha da iyileşir.<br />
	         Karma ekonomiyi uygulayan ülkelerdeki devletçilik  Marksistlerin devletçilik anlayışı gibi katı değildir. Örneğin karma ekonomiyi uygulayan ülkelerden biri olan Türkiye de ülkenin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün devletçilik anlayışı Marksın devletçilik anlayışı gibi katı olmayıp,  zamana ve duruma göre esnek ve geniş anlamda devletçiliktir. Türkiye’nin bozuk düzeninde işsizliğin, yoksulluğun etkin olduğu sanayisinin Avrupa’dan çok geri olduğundan dolayı devletçilik ilkesine daha fazla ihtiyacı vardır. Karma ekonomiye daha iyi önem vermeli. Devletin ekonomiye daha iyi katılması gerekir. Devletin ekonomiye katılmasına gerek yoktur, özel sektör uğraşsın diyenler emperyalizme ve çıkar çevrelerine çanak tutarlar. Bunu diyenler iktisadi bilgisi az olanlar, çıkarcılar ve kandırılmış insanlardır. Devletçiliğe gerek yoktur diyenler halka ait olan devlet işletmelerini iç ve dış çıkar çevrelerine peşkeş çektirerek devletçiliği rafa kaldırdılar. Laiklik için duyarlılık gösterenler devletçilik ilkesi için yeterince duyarlılık göstermediler. Devletçilik, halkçılık ilkesi korunup gelişmeden icra edilmeden laiklik ilkesi yeterince korunamaz. Laiklik ilkesini korumadan da devletçi, halkçı ekonomik politikalar üretilip, uygulanamaz. Laiklik ilkesi son zamanlarda sorun olduğu gibi bu sorun daha da ağırlaşır. Laikliği savunmak için, emperyalizme karşı koymak için, ne Amerika, ne Avrupa bağımsız Türkiye olmak için ilerici demokrat görüşün konusu olan devletçilik ve halkçılık ilkesini koruyup geliştirmesi ve icra etmesi gerekir. Karma ekonomiye, devletçiliğe önem vermesi gerekir. Özelleştirilen kamu işletmelerini devletleştirmesi mutlaka gerekir. Hatta bozuk düzenden yararlanılarak gelişen özel sektörün 250-300’den fazla işçi çalıştıran büyük işletmeleri de devletleştirmeli. Nasıl büyük toprak sahiplerinin 500 dekardan fazla olan toprakları az topraklı ve topraksız köylülere dağıtılıyorsa, kapitalizmin gelişmesi için feodalizme karşı toprak reformu yapılıyorsa; Dünya halklarının ve insanlığının mutluğu için, sağlıklı ekonomik politikanın uygulanması için özel sektördeki patronların 250-300’den fazla işçi çalıştırdığı büyük işletmeler ve bankalar, madenler devletleştirilmeli. Sosyalizm patronun elinden tüm mal varlığını elinden alıp yeteneğine göre iş verip işçi gibi çalıştırır. Ama öyle olmaması gerekiyor. Uygulanması gereken ilerici demokrat görüşe göre  örneğin 15-20 bin işçi çalıştıran bir patrona işverenlik yeteneği göz önünde bulundurularak 250-300 kişilik bir işletme patrona verilerek diğer büyük işetmelerin devletleştirilmesi ile özel sektör budanıp küçülterek devlet sektörünün ve halk sektörünün gölgelenmesi önlenerek devlet sektörü ve halk sektörünün gelişmesi sağlanmış olur. Aksi takdirde bir avuç olan egemen çevreler ülkenin ekonomisine hakim olarak devlet sektörünü ve halk sektörünün gelişmesini engelledikleri gibi tahrip dahi ederler. Küçük ve orta dereceli işletmelerin de gelişmelerini engelledikleri gibi iflas etmelerine sebep olurlar. Devlet sektörü ile halk sektörü birbirini tamamlayarak ülke ekonomisinin gelişmesini sağladıkları gibi küçük ve orta derecedeki mülk sahiplerinin sağlıklı bir şekilde korumasını ve gelişmesini sağladıkları gibi küçük ve orta dereceli işletmelerin güçlerini, karlarını bir araya getirerek küçük ve orta dereceli mülk sahipleri yararına dev işletmeler kurularak küçük ve orta dereceli işletmelerin durumu iyileşmesi ile iktisadi yönden güvence altına alınmış olunur. Köylülerin yararına toprak reformunda yapıldığı gibi; halkın, devletin küçük ve orta dereceli işetmelerin yararına büyük işletmeler devletleştirmeli. Halkın yararına güçlü bir devlet sektörü kurulmalı. Bu durumu ancak ilerici demokrat görüşün iktidara gelmesi ile gerçekleşir.<br />
	         Varşova paktı çöktü ama komünizme karşı kurulan NATO paktı ayakta duruyor. Öyleyse dünyada komünizm tehlikesi er geç olacağı için NATO var. İleride Rusya gibi ülkelerde komünizm gelecek, gelişecek diğer ülkelerde de  aşırı sol hareketler başlayıp gelişecek. İşte onun için NATO komünizm yeniden gelebileceği kuşkusu ile ayakta durmaktadır. Emperyalist kuruluş olan NATO’ya ve komünizme karşı dünya halkları ve ülkeleri olarak ilerici demokrat görüşe sahip olup; bireyin özgürlüğünü ve mülkiyetini koruyarak, devletçi, halkçı ekonomik politikalar uygular isek emperyalizme, kapitalizme, feodalizme,  faşizme,  komünizme, teokratik tehlikelere ve her türlü gericiliğe karşı konmuş olunur.<br />
	         Marksistler diyor ki; küçük mülkiyetler şahıslara bırakılınca zamanla büyüyerek kapitalist olup ülke ekonomisine hakim olur. Bu sözler doğrudur ama devletçilik ve halkçılık ilkeleri iyi uygulanmazsa küçük mülkiyet sahiplerinin çoğunun mülkiyetleri yok olur. Bir kısmının mülkleri kendini korur, çok azının da mülkleri de zamanla büyür ülke ekonomisine hakim olur. Devletçilik ve halkçılık ilkelerini iyi uyguladığımız zaman küçük mülk sahipleri kendilerini korur, yok olmaz, gelişir ama ülke ekonomisine hakim olamaz. Ülke ekonomisine herhangi bir sınıf değil halk hakim olur. Dünya ekonomisine de emperyalistler, kapitalistler veya sınıflar değil dünya halkları hakim olur.<br />
	        Halkçı, devletçi ekonomik politikaları  uygulanmaz ise teokratik, faşizm ve komünizm gibi tehlikelerle karşılaşılır. Dünya halkları emperyalizme tuksak, gelişmekte olan dünya ülkeleri emperyalist devletlerin sömürge vilayetleri haline  gelir.<br />
	        Teokratik rejim yüz binlerce insanın ölümü ile gelir, ülkeyi karanlığa sokar, binlerce insanın ölümü ile onlarca, yüzlerce yıl sonra gider. Yüzlerce y yıl sonra tekrar demokrasi ve cumhuriyet mücadelesi vermek zorunda kalınır.<br />
	         Faşizm yüz binlerce insanın hayatına sebep olur. Egemen çevrelerin yanında halka karşı baskı, zulüm, sömürü düzeni onlarca yıl sürer. Ülkeyi yersiz savaşa sokarak yüz binlerce hatta milyonlarca insanın ölümüne sebep olur. Ülkenin elden gitmesine sebebiyet verebilir. Faşist rejim kendini kan gölünde bitirdikten sonra sıfırdan demokrasi mücadelesi vermek zorunda kalınır.<br />
	        Bürokratik sosyalizmden revizyonizm, revizyonizmden kapitalizm, kapitalizmden de etkin düzeyde devletçi, halkçı sosyal ekonomik önlemler alınmadığı takdirde mutlaka sosyalizm doğar. Sosyalizm de on binlerce insanın ölümü üzerine gelir, on binlerce insanın ölümü ile de inşa edilir. İyi uygulanmazsa doğu blok ülkelerindeki sosyalizm gibi çöker.<br />
                   Emperyalist kuşatma altında gelişmekte olan ülkelere sosyalizmin gelmesi söz konusu olamaz. Rusya gibi ülkelere sosyalizm gelebilir. Daha sonra eski sosyalist ülkelere yeniden sosyalizm gelebilir. Sosyalizmin yayılmasından sonra gelişmekte olan çarpık kapitalist ülkelere sosyalizm gelebilir ama riskli olur, insanlar çok zarar görür. Rusya’da sosyalizm 1.ci dünya savaşında askeri kesim ve halk ekonomik bunalım içinde iken askerden de destek alarak, liberal burjuvaziye karşı, orta köylüler tarafsızlaştırılarak işçi sınıfı ile yarı proleter köylülerin mücadelesi sonucunda  sosyalist devrim yapıldı. Ama şimdi sosyalizmin gelmesi için emperyalist kuşatmaya ve liberal burjuvaziye karşı mücadele verildiği gibi faşist güçlere, sosyalizme karşı tecrübeleşen gittikçe güçlenen emperyalizme karşıda mücadele verilmesi gerekiyor. Sosyalizmin gelmesi için engeller artı. Küçük burjuvazinin sol kesimi sosyalizmin gelmesi için mücadele verirken,  sağcı küçük burjuvazi sosyalizm mücadelesi veren devricilere karşı amansız saldırgan mücadele verir. Sosyalist devrimin arifesinde orta görüşlü küçük burjuvaziler ile sağcı küçük burjuvaziler istemeyerek mecburen sosyalist devrimden yanlı olurlar. Daha az güçle daha büyük engellere karşı mücadele edilerek sosyalist devrim yapılır. Bu nedenlerle de sosyalist devrimin yapılması riskli ve güç olduğundan, insanlara fazla zarar vereceğinden, bireyi katı devletçiliğe mahkum ederek baskı altında bırakacağından, bireyi özgürlüğünü fazla kısıtladığından, yaratıcı, araştırıcı, mücadeleci özelliklerini fazla azalttığından, sosyal ekonomik yönden insanlara daha fazla faydalı olamayacağından dolayı sosyalizmden daha iyi görüş olan ilerici demokrat görüşün mücadelesini vermek gerekir.<br />
                    İlerici demokrat devrim mücadelesini işçiler, yoksul ve orta köylüler, küçük, orta ve milli burjuvazinin büyük çoğunluğu halkla bütünleşerek emperyalizme ve büyük burjuvaziye karşı mücadele ederek demokratik halk devrimi olan ilerci demokrat devrim yapılır. Savcı küçük burjuvalar sadece görüş olarak ilerici demokrat mücadeleye karşı olurlar ama büyük çoğunluğu ilerci demokrat mücadeleye karşı fiili saldırıda bulunmaz. İlerici demokrat devrimin arifesinde halk ile birlikte gönüllü olarak ilerci demokrat devrimin mücadelesini verir. Önemli olan emperyalizmin  son halkaları olan küçük ve orta burjuvaziyi emperyalizmin zincirinden kopartarak halkla bütünleştirip emperyalizme ve büyük burjuvaziye karşı devrim mücadelesinin verilmesini sağlamaktır. İlerici demokrat devrim mücadelesi sosyalist devrim mücadelesinin tersine daha büyük güçle daha az engele karşı mücadele verilmesi demektir. Bu nedenle de ilerici demokrat devrimin riski az olup insanlığa daha faydalı olan bir devrimdir.<br />
                   Gelişmekte olan ülkelerde oluşan sosyalist devrim mücadelesine karşı gerici güçler dini, milli ve manevi değerleri silah olarak kullandığından dolayı radikal sağ ve radikal sol eylemler yüzünden onlarca insan ölmesi yerine binlerce insan ölmüştür. Sağcı militanlar din ve milli değerler uğruna önyargılı davranarak sol görüşlü insanları rahatça yaralayıp, öldürüyorlar sonuçta da olaylar büyüyor ölü ve yaralı sayısı artıyor. Şayet  manevi ve milli değerler siyasete alet edilmemiş olsa olaylar büyümez, demokratik tartışma ve uzlaşma, anlaşma ortamı doğar. Demokratik ortam gericilerin çıkar çevrelerinin işine gelmediğinden mili ve manevi değerler siyasete alet edilmektedir. Suç ve günah sadece öldürenlerde değil  köşesinde oturarak dini ve milli değerleri siyasete alet eden insanlarda ve din adamlarındır. Bu nedenlerle ilerci demokratlar mili ve manevi değerlere bağlı ve saygılı olmaları gerekir. Ancak o zaman karşı görüşlülerden fazla zarar görmeyerek siyasi görüşlerinin mücadelesini daha kolay vererek başarılı olurlar.<br />
                   İlerici demokrat devrim illegal yollardan gelen sosyalist devrim gibi illegal yollardan ilerci demokrat devrim yapılabilir ama uygun değildir. İleri demokrat devrim legal yollarla yapıldığı takdirde çok iyi olur.<br />
                   Örneğin Türkiye’de 1965 yılında sosyalist olan işçi partisi %3 oy alarak 15 milletvekili ile 450 üyelik meclise girdi. %30’a yakın oy alan sağdaki partiyi ortanın soluna çekmesi ile merkez sol parti haline gelmesine sebep oldu. Dünya ülkelerinde ilerici demokrat partilerin kurulup meclise girdiği takdirde sosyalist partilerden daha etkili olur. Halkı daha iyi bilinçlendirir. Liberal ekonomik görüşü  olan merkez sol ve sosyal demokrat partilerin ekonomik politikalarının değişmesini sağlayarak devletçi karma ekonomik politikaları benimsettirir. Hatta liberal ekonomik politikaları uygulayan merkez sağ ve radikal sağ partiler devletçi karma ekonomik politikaları savunmak ve uygulamak zorunda kalırlar. Gelişmiş ülkelerin emperyalizme karşı mücadele etme durumu olmadığından gelişmiş ülkelerdeki sosyal demokrat partilerin emperyalizme karşı partiler değildir. Gelişmekte olan ülkelerin sosyal demokrat partileri emperyalizmle uzlaşmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler emperyalizme karşı koyması gerektiğinden  sosyal demokrat partiler anti emperyalist olmak zorundadır. Gelişmekte olan ülkelerde ilerici demokrat partilerin muhalefeti gelişmeye başladığı takdirde sosyal demokrat partiler anti emperyalist mücadele vermek zorunda kalır.  Siyasal demokrasinin gelişemediği bir ortamda radikal sağcılar tarafından demokrasi yozlaştırılır. Merkez sağ partiler çöker, merkez sol partiler kan kaybederek geriler, iktisadi politikaları halkın aleyhine liberalleşir, ilerlese dahi iktidar olması çok zor olur. Radikal sağcılar teokratik görüşlerini veya ırkçı faşizan görüşlerini uygulama ortamını bulur,  baskılarından dolayı laik ve demokratik görüşlü insanlar fikirlerini açıklayamaz hale gelir. Siyasal demokrasi sona ererek teokratik ve faşist rejimler gelir.  Demokrasisi gelişmemiş olan ülkelerde fazla sayıda sosyalist partilerin olması anlamsızdır, merkez sağ ve merkez sol partileri etkileyemez, kendi görüşlerine ve demokrasiye zarar verirler. Merkez sağ ve merkez sol partilerin birden fazla olmaları oyların fazla bölünmelerine sebebiyet vererek demokrasiyi amaç yerine değil de araç olarak kullanan radikal sağ partilerin ilerlemesini sağlar, merkez sağın çökmesine neden olur, merkez sol geriler, demokratik rejim kriz içerisine girer. Radikal sağın hakim olması ile siyasal demokrasi sona erer.  Siyasal demokrasinin yozlaşması sonucunda halkın cahilliğini sömürerek radikal sağın ilerlemesi ile merkez sağ çökünce, merkez sol gerileyince demokrasinin gelişeceğini inanmak saflık olur. İktidardaki radikal sağ parti gerilerse diğer bir radikal sağ parti ilerler, merkez sağ parti canlanamaz, canlansa bile etkili olamaz, merkez sol parti gerilemekten kurtulup ilerleyemez, ilerse dahi iktidar olamadığı gibi etkili muhalefet partisi dahi olamaz. Bu nedenlerden dolayı demokrasilerde darbe olmasının düşünülmesi çok yanlıştır ama demokrasiyi hak edemeyen ülkede halkı aydınlatmak ve sağlıklı demokrasiye kavuşmak için halkını ve ülkesini seven ordu tarafından  kan dökülmeden, baskı ve şiddet uygulamadan, hak ve özgürlükleri geliştirmek için, sağlıklı demokrasiye geçmek üzere  geçici makul süre içerisinde memleketin idaresini ele geçirmek üzere devrim yapması ülkenin, halkın ve demokrasinin yararına çok iyi olur. Yeniden, radikal sağ ve radikal sol partilerin hariç yeni kurulan merkez sağ, merkez sol ve ilerci demokrat parti ile makul barajsız seçim yapılarak tıkanmaya yüz tutan damarın ameliyatla açılması gibi demokrasinin yolu açılır. Siyasal demokrasi rayına oturur. Daha sonraki yapılacak seçimlerde demokrasinin gereği diğer siyasi partiler makul düşük baraj oranı uygulanarak seçimlere katılabilir. Demokrasi havarisi ve aydın geçinen insanlar demokrasiyi yozlaşmaktan kurtaramayıp memleketin kötüye gitmesini önleyememektedir. Halkın aydınlamasına yeterince katkıda bulunamadıkları dan demokrasinin gelişmesine etkileri bulunmadığı halde askerin ülke yönetimine müdahale etmesini istemektedirler. Askerlerde halkın içinden çıkan insanlar olduğundan ülkenin ve halkın yararı doğrultusunda mücadele ederler. Askerler yeri gelince savaşarak devleti yıkılmaktan kurtarıp yeni devlet kurarak millete vatanı armağan etmiştir. Müteakip sürelerde ülkenin yönetimine müdahale etmiştir. İnsanların belirli bir kesimi askerin yönetime müdahalesini darbe olarak nitelendirmiştir. Şayet askeri müdahale ile halkın özgürlükleri ve demokratik haklar egemen çevrelerin ve emperyalizmin yararına kısıtlanır, insanlara şiddet baskı uygulanarak, insanların ölmesine veya idam edilerek öldürülmesine sebep olunuyor ise  yönetime uzun süre müdahale edilirse darbe sayılır. Askerin makul süre içerisinde ülke yönetimine müdahale ile halkın özgürlükleri ve demokratik hakları sağlanarak sağlıklı olarak siyasal demokrasiye geçilirse devrim sayılır. İyi sayılan askeri müdahalenin yanlış ve kötü yönleri olsa da genel anlamda iyidir ama önemli olan müdahalenin kötü yönlerinin olmamasıdır.  Kötü sayılan askeri müdahalenin mutlaka iyi yönleri vardır, her ne kadar iyi yönü olsa da  insanlara aşırı şiddet uygulayarak halkın demokratik hak ve özgülükleri kısıtlayarak eksiklikler ile dolu demokrasiye geçilmek üzere yapılan müdahale yanlış olduğundan  iyi yönleri olsa dahi genel anlamda kötüdür.  Önemli olan ülkede kısır iç savaş halka zarar veriyorsa, demokrasi yozlaşarak ülke faşizm veya teokratik rejim tehlikesi ile karşı karşıya geliyor ise insanlara baskı, şiddet yolu ile zarar vermeden, kan dökülmeden, demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlamadan, makul süre içerisinde halkı aydınlatarak sağlıklı demokrasiye geçilmek üzere ülke yönetimine    askerin müdahale etmesi ülkenin, halkın ve demokrasinin yararına olacağından;  siyasal demokrasinin gelişmesi ile sosyal demokrat ve ilerici demokrat görüşler gelişir. İktisadi demokrasiyi sosyal demokratlar uygulayacağı gibi ilerci demokratlar daha iyi, daha kolay ve sağlıklı uyguladığı gibi iktisadi demokrasiyi gölgeleyen engelleri ortadan kaldırarak iktisadi demokrasiyi insanlık yararına daha da iyi geliştirir. Dünya ülkelerinde ilerci demokrat partiler iktidara gelmese dahi meclise girip gurup oluşturarak muhalefet ettikleri takdirde dünyada uygulanan liberal ekonomik politikalar değişerek, devletçi karma ekonomik politikaların uygulanması ile emperyalizm  ve kapitalizm sarsılır. Dünyada insanlar ve ülkeler arasındaki gelir dağılımı eşitsizliği ve sömürü azalır. Dünya halkları nefes alarak sosyal ekonomik yönden daha iyi duruma gelir.<br />
	        Eski sosyalist ülkeler özerkliğe ve çok partili demokrasiye önem verseler idi sosyalizm bir süre daha iyi giderdi. Sosyalizm ne kadar iyi uygulansa dahi sosyalizmden de liberalizmden de daha iyi rejimler uygulanabilir. Nasıl teknik teknoloji iyi gelişiyorsa iyi teknik aletler icat ediliyorsa iyi siyasi fikirler de ortaya çıkabilir. Onun için en iyi fikir eğitime, nüfus planlamasına, bireyciliğe,  halkçılığa ve etkin devletçiliğe önem verilen, emperyalizme ve emperyalizmin iş birlikçilerine, sosyalizme, kapitalizme, feodalizme, faşizme, teokrasiye ve her türlü gericiliğe karşı, sosyal demokratlıkla sosyalizmin arasıda olan, halkın ve ülkenin aleyhine olan özelleştirmeye karşı, karma ekonomiyi en iyi şekilde uygulanmasına önem veren ilerici demokrat görüştür. İlerici demokrat görüş uygulandığı takdirde dünya halkları ve ülkeleri emperyalizmin zarar verici karanlık emellerinden; teokratik, faşizm, komünizm gibi  zararlı akımlardan kurtulur.  gelir dağılımı eşitsizliği ve sömürü çok azalır, silahlanma azalır. İnsanların ve ülkelerin refahı, mutluğu, sevgisi artar,  barış ve demokrasi gelişir, dünya halkları ve ülkeleri esenliğe kavuşmuş olur. 01.07.2011</p>
<p><span id="more-4270"></span></p>
<p><strong>Sami ÇETİNKAYA</strong></p>
<strong>Arama Terimleri:</strong><ul><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus" title="atatürk ve kılıçdaroğlu">atatürk ve kılıçdaroğlu</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus" title="devletçilik">devletçilik</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus" title="1929\ a kadar türkiyede uygulanan yabancılara ne ğeşkeş çekildi">1929\ a kadar türkiyede uygulanan yabancılara ne ğeşkeş çekildi</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus" title="sol demokrat görüş">sol demokrat görüş</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus" title="i̇zmir 1-ci iktisadi">i̇zmir 1-ci iktisadi</a></li></ul><div  class="related_post_title"><strong>Benzer Başlıklar</strong></div><ul class="related_post"><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz" title="KURTULUŞ YOLUMUZ">KURTULUŞ YOLUMUZ</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/akpnin-liberal-ekonomisi-kemalizmin-devletciligi" title="AKP&#8217;NİN LİBERAL EKONOMİSİ, KEMALİZMİN DEVLETÇİLİĞİ">AKP&#8217;NİN LİBERAL EKONOMİSİ, KEMALİZMİN DEVLETÇİLİĞİ</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtculere-sorulmasi-gereken-sorular" title="Kürtçülere Sorulması Gereken Sorular">Kürtçülere Sorulması Gereken Sorular</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ozerklik-ulusal-uniter-merkezi-devleti-cokertir" title="Özerklik, Ulusal-Üniter-Merkezi Devleti Çökertir">Özerklik, Ulusal-Üniter-Merkezi Devleti Çökertir</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/batmandan-bodruma-ozerklik" title="Batman&#8217;dan Bodrum&#8217;a Özerklik">Batman&#8217;dan Bodrum&#8217;a Özerklik</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KURTULUŞ YOLUMUZ</title>
		<link>http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz</link>
		<comments>http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 May 2011 12:15:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tdomf_90bb3</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ziyaretçi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>
		<category><![CDATA[emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[faşizm]]></category>
		<category><![CDATA[feodalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[irtica]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[sosyalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kemalistgencler.com/?p=4027</guid>
		<description><![CDATA[Milli egemenliğimizin ve bağımsızlığımızın, cumhuriyetin niteliklerini, Atatürk ilkelerini ve devrimlerini korumak için Atatürk ilkelerini koruyup geliştirmek ve yüceltmek gerekir Atamızın ilkeleri statik değildir. Akılcı bilime dayandığından her zaman her yerde geçerli ve dinamiktir. Laikliği ihlal edip Cumhuriyetimizin ilkelerini yok etmeye çalışanlar Yurdumuzu karanlığa sürüklemek isteyenler 1950’li yılarından itibaren ellerinden gelen faaliyeti göstermektedirler. Cumhuriyetimizin ilanından sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>             Milli egemenliğimizin ve bağımsızlığımızın, cumhuriyetin niteliklerini, Atatürk ilkelerini ve devrimlerini korumak için Atatürk ilkelerini koruyup geliştirmek ve yüceltmek gerekir Atamızın ilkeleri statik değildir. Akılcı bilime dayandığından her zaman her yerde geçerli ve dinamiktir.<br />
            Laikliği ihlal edip Cumhuriyetimizin  ilkelerini yok etmeye çalışanlar Yurdumuzu  karanlığa sürüklemek isteyenler 1950’li yılarından itibaren ellerinden gelen faaliyeti göstermektedirler. Cumhuriyetimizin ilanından sonra siyasi etkinliğini kaybeden feodal güçler ekonomik varlıklarını sürdürerek  1950 yılından itibaren siyasi olarak kazandılar. Halkımızı cehaletten kurtarmaya çalışan halk evlerini ve köy enstitülerini kapatarak, tarikatçıları kollayıp büyüttüler. 1970’den beri gereğinden çok fazla iman hatip liselerini açarak devlet kadrolarına imam hatiplileri doldurdular. Yurdumuzun her tarafına tarikatçı, dinci öğrenci yurtları açarak yoksul yurttaşlarımızın çocuklarını avlarına düşürerek zehirlediler. Hatta tarikatçı dershaneler, okullar açarak çocuklarımızı zehirlediler. Yurtlarda, dershanelerde olmayan gençlerimizi de dialoklar kurarak, maddi yönden destekler sağlayarak etkileri altına alarak cumhuriyet ilkelerine düşman insanlar yetiştirdiler.<br />
             Atatürkçü aydınlarımız cumhuriyet ilkelerini korumak için mücadele etmişselerde, cumhuriyetin niteliklerinin ve ilkelerinin korunması ve orduya havale edilmiştir. Merkez sağdan dolaylı yönden ve türk islam sentezcilerinden, holdinglerden, dinci çevre, dinci sermayeden, islam ülkelerinden, emperyalist ülkelerden destek alarak bu gidişle zamanla yargı teşkilatını da, yargıyı da tamamen ellerine geçirirler.  Dinciler ordumuza zamanla virüs gibi girebilirler. İşte o zaman yavaş, yavaş ılımlı İslamcılar zamanla radikal İslamcılara dönüşerek Yurdumuz İran’a dönüşür. İran&#8217;a dönsek şükrederiz Allah&#8217;ın değil, ABD&#8217;nin müslümanları tarafından islami faşizme ve irticaya dayalı olarak emperyalistlerin parçalanmış sömürge vilayeti oluruz.<br />
             İrticaya karşı laikliği savunan aydınlarımız, laikliği savunurken yeni dünya düzeni olan emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerin dayatmış olduğu ekonomik politikalardan, özelleştirmeden, emperyalizme bağımlılıktan, emperyalizmin işbirlikçisi ve rantiyecilerden, büyük burjuvaziden nasıl kurtulupda  iktisaden güçlü ülke olacağımıza dair Atamızın halkçılık ve devletçilik ilkelerini geliştireceğine dair fikir üretememişlerdir. İyi fikir üretecek insanlar maddiyatsızlıktan fikirlerini gündeme getirememiştir. Bazı iyi fikirli insanlar büyük partilerin içerisine girerek, fikirlerini bırakıp partinin fikirlerini kabullenmek zorunda kalmıştır. İyi fikirler siyasi hayatta varlık bulamamıştır.<br />
             Çok oy alan partilerin fikirleri ve uygulamaları Atamızın ilkelerini koruyucu yönde olmadığı gibi devletçilik ilkesinin rafa kalkmasına göz yumulmuş olup, laiklik ilkesi her an yara almaktadır. Halkçılık ilkesi sözde kalıp, Yurdumuzda uluslar arası sermayenin çıkarları, dayatmaları hakim olmuştur. 1930’larda işçimiz, işverenimiz azken, sanayimiz çok zayıfken, tarıma dayalı yoksul ülkemiz Osmanlıdan kalan borçları ödeyerek, eflasyonsuz  olarak, sanayi işletmelerini kurarak KİT.lerin oluşması ile devletçilik ilkesi hayata geçirildi. Emperyalizme karşı kale gibi yapılan fabrikalarda tarım ürünlerimiz işletilerek, tarım ürünlerimizin emperyalist ülkelere peşkeş çekilmesi önlenmesi ile işlenmiş tarım ürünleri yönünden dışarı bağımlılıktan ülkemiz kurtuldu. Böylece Atamızın hem halkçılık ilkesi, hemde devletçilik ilkesinin gelişmesi ile diğer cumhuriyetçilik, devrimcilik, milliyetçilik ve laiklik ilkelerinin gelişmesi sağlanmıştır.<br />
              1940’lı  yıllarda ikinci dünya savaşı nedeni ile KİT.ler gelişemedi. 1950’li yıllarda emperyalizmin güdümünde olan siyasi iktidar devletçi anlayışa sahip değilken, özelleştirme yanlısı liberal ekonomi anlayışına sahipken halkın kendi şehirlerinin civarında fabrikaların kurulmasının istenmesi ile siyasi iktidar mecburen millet adına sanayi kuruluşları açmıştır. Bu durum 1960’lı ve 1970’li yıllarda siyasal iktidarların istememesine rağmen halkın talepleri yüzünden sanayi kuruluşları tesis edilmiştir. 1950‘li yıllardan 1980 yılına doğru halkın talepleri doğrultusunda ciddi olmaksızın mecburen kurulan sanayi tesisleri dejenere edilerek kar edemez hale getirilmiştir. 1980 yılından sonra devlet  ekonomiye karışmaz ekonomi özel kesime bırakılması gerekçesi ile sanayi tesisleri yapma yerine alt yatırımlara, savurgan yatırımlara yer vererek devlet borç ve faiz batağına batırılarak emperyalizmin boyunduruğu altına acı bir şekilde girildi. Emperyalizmin iş birlikçisi sınıf doğdu. Atalarımızın vermiş olduğu vergiler ile kurulan iktisadi kuruluşlarımız özelleştirme yolu ile yapancılara ve güçlü azınlıklara peşkeş çekildi. En adil özelleştirme olan Karabük Demir Çelik İşletmesi Karabüklülere devredildi. 81 ilin hakkı olan işletme 80 il mağdur edilerek bir ile devredildi ama mülkiyetin tabana dayalı olarak özelleştirilen demir çelik işletmesinin hisseleri bazı kişilerin elinde toparlanarak aile işletmesi haline dönüştürüldü.<br />
                   Özelleştirmeye karşı alternatif politikalar üretilmedi, üretildiyse de hayata uygulamaya çalışılmadı. Emperyalizmin iş birlikçisi olan egemen çevrelerin medyası özelleştirmenin iyi olduğunu, KİT’lerin ülkenin sırtında kambur olduğunu yayınladı. Bu duruma iktisadi bilgisi yetersiz olan mezun olmak için okuyan iktisatçılar, iktisadın herhangi bir dalında etiket için akademisyen olan bir takım iktisatçılar, maliyeciler konunun detaylarını kavrayamadan alternatif fikirler üretmeden önyargıları ile özelleştirmenin doğru olduğunu sandılar, çıkar çevrelerinin yararına KİT’lerin zararlı olduğunu göstererek emperyalizme ve işbirlikçilerine çanak tuttular. İktisatçıların, maliyecilerin dışında; bir takım medya mensupları, doktorlar, mühendisler, hukukçular, öğretmenler, memurlar… özelleştirmeye inanarak KİT’leri zararlı gördüler. Bu duruma eğitim seviyesi düşük olan halkın çoğunluğu inandı, halk depotilize edildiğinden meydanı boş bulan çıkar çevreleri KİT’leri özelleştirme yoluna gitti.<br />
	        Maliye politikası bilimine göre devlet ekonomiye katıldığında ülkenin ekonomik gücü yaklaşık %20-25 artar.Devlet özel sektör gibi kar amacı ile işletme kurmaz. İşsizliği azaltmak, büyük özel şirketlerin kar hırslarını kırarak enflasyonu düşürmek, topluma sosyal, ekonomik faydaları sağlamak amacı ile devlet iktisadi işletmeler kurar. İşsizlik azalır, işçilerin ücretleri artar, tüketim eğilimleri yükselir, üretim ve yatırımları artar, ekonomi gelişir.<br />
	        Örneğin; özel kundura işletmesi üretmiş olduğu 200 bin ayakkabıyı halka 8 milyon TL.ya satsa, devlet kundura işletmesi de üretilen 100 bin ayakkabıyı 2 milyon TL. ya satarsa özel kesim ayakkabı fiyatlarını indirmek zorunda kalır.Özel işletme 200 bin ayakkabıyı 8 milyon TL. yerine 6 milyon TL.ya halka satar. Böylece 2 milyon TL. halkın karı olur devlet işletmesi 100 bin ayakkabıyı 3 milyon TL. yerine 2 milyon TL.ya satmış olduğundan 1 milyon TL. halkın karı olacaktır. Böylelikle devlet işletmesinin dolaylı ve dolaysız olarak 3 milyon TL. halkın karı bulunmaktadır. Devletin kundura işletmesi 500 bin TL. zarar etse dahi halka 2 milyon TL. dolaylı 1 milyon TL. dolaysız olarak 3 milyon TL. karı olduğundan; bu kardan devlet işletmesinin 500 bin TL.sı çıkarılınca halkın 2 milyon 500 TL. karı bulunmaktadır. Devlet işletmesi 1 milyon TL zarar etse dahi devletin işletmesinden dolayı sağlanan dolaylı ve dolaysız olan 3 milyon TL olan halkın karından çıkarıldığından halkın yine 2 milyon TL karı bulunmaktadır. Bu nedenle; devlet işletmesi zarar etse dahi yine karlıdır. Bu duruma göre; KİT’ler zarar ediyor ülkenin sırtında kamburdur diyenlerin fikirleri kamburdur.<br />
	        KİT’lerin siyasililerin arpalığı olduğundan çalışanların ücretleri yüzünden zarar ettiği iddia ediliyor bu iddia çok geçersiz ve asılsızdır. KİT’lerin zararı hususunda çalışanların ücretleri yönünden çok az bir payı olabilir. 1974 yılında KİT’lerin karı 829 milyar TL.dır. Çalışanları ücretleri 19 milyar TL.dır. 1978 yılında KİT’lerin zararı 13.233 milyar TL.dir. çalışanları gideri ise 103 milyar TL.dir. 1979 yılında KİT’lerin zararı 7.181 milyar TL.dir. çalışanların gideri 134 TL’dir. Böylece KİT’lerin karının ve zararının yanında çalışanların giderlerin devede bir kulaktır. KİT’ler zarar ediyor demekle iktisattan, matematikten yeterince anlayamayanları kandırırlar. Maksat KİT’leri zararlı gösterip özelleştirerek çalışanları mağdur etmektir. KİT’lerin zararlarını çalışanların giderleri yönünden değil emperyalizm ve iş birlikçilerin çıkarları uğruna kamu işletmelerini zarar ettirerek özelleştirme yoluyla KİT’leri çıkar çevrelerine peşkeş çektirmek için zarar ettiriyorlar. Özelleştirilen kamu işletmelerini arsa fiyatından daha ucuza satıyorlar. Satış gelirinin de yarısı da reklam giderlerine gidiyor.Örneğin; Telekomun 110 milyar TL. maliyeti var. Yıllık karı 2,5 milyar TL.dır. 6,5 milyar TL’ye yabancıya satılıyor. Milletin önemli malına yazık değil mi? Madem kamu işletmesi zarar ediyor, neden satıyorsunuz alana yazık değil mi? Zarar eden işletmeyi alan nasıl kar ettiriyor?<br />
	      KİT’leri verimli hale getirmek için özelleştirme yerine özerkleştirmek gerekir. Kamu işletmelerin karından, zararından, yönetiminden ve yatırımlarından işçileri, memurları ve işletme yöneticilerini sorumlu tutmak gerekir. Örneğin; bir işçinin maaşı 1.100 TL ise işletme çok kar ederse kar oranı doğrultusunda işçinin maaşını 1.300 TL.ya , duruma göre 1.500 veya 1.700 TL’ye çıkarması gerekir. Ancak işletme zarar ederse zararının durumuna göre işçinin maaşını 1.100 TL.dan 900 TL.ya, duruma göre 800 veya 700 TL.ya düşürdüğümüz zaman çalışanlar işletmenin kar ve zarar durumuna göre maaş alacağından dolayı daha iyi çalışırlar, daha kaliteli mal üretirler; işletmelerin verimliliği artar, iç ve dış pazarlarda mallarını daha iyi pazarlarlar. İşletmeler kar ederek kapasitelerini artırırlar hatta yeni işletmeler açılmasını sağlayarak istihdam sağlarlar, işsizlik azalır, işçilerin durumu iyileşerek tüketim eğilimleri artacağından üretim ve yatırımlar artarak ekonomik gelişme döngüsünün ilerlemesiyle ülke ekonomisi iyiye doğru gider. Devlet güçlenir, devletin borçları azalarak biter, hatta devlet borç veren bir ülke olur. İşte o zaman ne Amerika ne Avrupa ekonomik yönden ekonomik yönden gelişmiş bağımsız Türkiye olur.<br />
                   Ülkemizde devletin ekonomi ile ilgilenmeyip ekonomi ile ilgilenmeyi özel sektöre bıraktığında özel sektör toplumun sosyal, ekonomik ve istihdam yönünden yeterince uğraş vermez, sadece kendi kar alanlarını düşünür. Ülkede yoksulluk artar, tüketim eğilimleri, üretim ve yatırım eğilimleri azalır, ekonomi gelişemediği gibi geriye gider, sosyal patlamalara sebebiyet verir. Yurdumuzda faşizm, şeriat ve komünizm gibi zararlı akımların çıkmasına sebep olarak ülkemiz zarar görür. Yeni dünya düzeni olan uluslar arası sermayenin dayatmış olduğu küreselleştirme özelleştirme politikaları, milletimizin milli benliğine aykırı olup, emperyalizme ve çıkar çevrelerinin yararına bir politikadır ülkemizde uygulanmakta olan liberal ekonomiye önem verdiğimiz müddetçe ekonomik krizlerden, işsizlikten, yoksulluktan, emperyalizme ve emperyalizmin işbirlikçilerine uşaklıktan kurtulamayız. Atalarımız kurtuluş savaşını vatanın kurtuluşu ve milletin mutluluğu için yaptılar. Vatanın kaymağını emperyalist ve işbirlikçi çıkar çevreleri yesin diye kurtuluş savaşı yapılmadı. Bu bozuk düzenden kurtulmadığımız müddetçe emperyalizme ve iş birlikçilerine karşı olmadığımız müddetçe kurtuluş savaşında ölen dedelerimizin yaralanan gazilerimizin kemikleri sızlar.<br />
	      Bozuk düzenden kurtulmak için Atamızın devletçilik ve halkçılık ilkelerini geliştirerek yüceltmemiz gerekir. her şeyden önce halkımızın nefes alması için rantiyecilere ödenen faizin askıya alınarak veya indirerek memurlarımıza, emeklilerimize iyi maaş vererek tüketim eğilimlerini artırınca, üretim ve yatırım eğilimleri artar, ekonomi iyileşmeye yüz tutar. Asgari ücreti de artırdığımızda tüketim, üretim, yatırım eğilimlerinin artması sağlanarak ekonomi iyileşir, işsizlik azalır, tüketim, üretim ve yatırım eğilimleri daha da artarak ekonomi iyileşir.<br />
	      Halkımızın sadece oy vererek kendi kendini yönetmesi ile halkçılık olması yeterli olmaz. Halkın tükettiği malları kooperatifler ve kooperatifler birliği kanalı ile sağlayarak marketler zincirine engel olmalıyız. Halkın ürettiği malları kooperatifler ve kooperatifler birliği kanalı ile pazarlayarak aracıları önlemeliyiz. Böylece halkın aldığını ucuza alıp sattığını iyi fiyata satarak karlı duruma getirilerek tasarruflarını artırmalıyız. Bu tasarruflar ile işçiler, köylüler, memurlar gelirlerinin bir kısmının bir arada toplanması ile yatırımlar yaparak, işletmeler açarak halk sektörünü oluşturmalıyız. Halkça üretim, halkça tüketim sağlanarak insanca yaşam sağlanmış olur. Yatırımlar artar, işsizlik azalır, köylü tarlasından geçimini iyi temin ettiği için üretimi artar, kooperatiflerden yararlanarak, halk sektöründeki işletmelerden hisse sahibi olur. İşçiler, memurlar maaşları ile iyi geçinir, kooperatiflerden iyi yararlanır, halk sektöründeki işletmelerden hisse sahibi alarak geçim düzeyleri iyileştirir.<br />
	      Ormanlar orman köylüleri tarafından korunup üretilerek, ağaç sanayi orman köylerinin kooperatifleri tarafından orman ürünleri mamül hale getirilerek pazarlandığında köylülerin durumu daha da iyileşir, göçler azalır, şehirlerin durumu iyileşir.<br />
                 Toprak reformu yapılarak 500 dekardan fazla toprak sahiplerinin toprakları az topraklı ve topraksız köylülere dağıtılarak adalet sağlanmış olur köylülerin durumu iyileşmiş olur.<br />
	        Toprak reformuyla, ormanların köylüler tarafından işletilip korunması; özellikle halk sektörü ve kooperatifler ile Atamızın halkçılık ilkesi gelişip yücelmiş olur; göçler azalır, şehirler iyileşir halk kalkınır ülke ekonomisi daha da iyileşir.<br />
	         Atamızın devletçilik ilkesi Marksistlerin devletçilik anlayışı gibi katı değildir, zamana ve duruma göre esnek ve geniş anlamda devletçiliktir. Böylesine bozuk düzende işsizliğin, yoksulluğun etkin olduğu sanayimizin Avrupa’dan çok geri olduğundan Atamızın devletçilik ilkesine daha fazla ihtiyacı vardır. Karma ekonomiye daha iyi önem vermeliyiz. Devletin ekonomiye daha iyi katılması gerekir. Devletin ekonomiye katılmasına gerek yoktur, özel sektör uğraşsın diyenler emperyalizme ve çıkar çevrelerine çanak tutarlar. Bunu diyenler iktisadi bilgisi az olanlar, çıkarcılar ve kandırılmış insanlardır. Devletçiliğe gerek yoktur diyenler halkımıza ait olan devlet işletmelerini iç ve dış çıkar çevrelerine peşkeş çektirerek devletçiliği rafa kaldırdılar. Laiklik için duyarlılık gösterenler devletçilik ilkesi için yeterince duyarlılık göstermediler. Devletçilik, halkçılık ilkesi korunup gelişmeden icra edilmeden laiklik ilkesi yeterince korunamaz. Laiklik ilkesi son zamanlarda sorun olduğu gibi bu sorun daha da ağırlaşır. Laikliği savunmak için ne Amerika, ne Avrupa bağımsız Türkiye olmak için Atamızın devletçilik ve halkçılık ilkesini koruyup geliştirmek ve icra etmek gerekir. Karma ekonomiye, devletçiliğe önem vermemiz gerekir. Özelleştirilen kamu işletmelerini devletleştirmemiz mutlaka gerekir. Hatta bozuk düzenden yararlanılarak gelişen özel sektörün 250-300’den fazla işçi çalıştıran büyük işletmeleri de devletleştirmeliyiz. Nasıl büyük toprak sahiplerinin 500 dekardan fazla olan toprakları az topraklı ve topraksız köylülere dağıtılıyorsa, özel sektördeki patronların 250-300’den fazla işçi çalıştırdığı büyük işletmeler devletleştirmeliyiz. Sosyalizm patronun elinden tüm mal varlığını elinden alıp yeteneğine göre iş verip işçi gibi çalıştırır. Ama öyle olmaması gerekiyor örneğin 15-20 bin işçi çalıştıran bir patrona işverenlik yeteneği göz önünde bulundurularak 250-300 kişilik bir işletme patrona verilerek diğer işetmeleri devletleştirilmesi ile özel sektör budanıp küçülterek devlet sektörünün ve halk sektörünün gölgelenmesi önlenerek devlet sektörü ve halk sektörünün gelişmesi sağlanmış olur. Aksi takdirde bir avuç olan egemen çevreler ülkenin ekonomisine hakim olarak devlet sektörünü ve halk sektörünün gelişmesini engelledikleri gibi tahrip dahi ederler. Küçük ve orta dereceli işletmelerin de gelişmelerini engelledikleri gibi iflas etmelerine sebep olurlar. Devlet sektörü ile halk sektörü birbirini tamamlayarak ülke ekonomisinin gelişmesini sağladıkları gibi küçük ve orta derecedeki mülk sahiplerinin sağlıklı bir şekilde korumasını ve gelişmesini sağladıkları gibi küçük ve orta dereceli işletmelerin güçlerini karlarını bir araya getirerek küçük ve orta dereceli mülk sahipleri yararına dev işletmeler kurularak küçük ve orta dereceli işletmelerin durumu iyileşmesi ile iktisadi yönden güvence altına alınmış olunur. Köylülerin yararına toprak reformunda yapıldığı gibi halkımızın, devletimizin küçük ve orta dereceli işetmelerimizin yararına büyük işletmeleri devletleştirmeliyiz. Halkın yararına güçlü bir devlet sektörü kurmalıyız.<br />
	         Varşova paktı çöktü ama komünizme karşı kurulan Nato paktı ayakta duruyor. Öyleyse dünyada komünizm tehlikesi er geç olacağı için Nato var. İleride dış ülkelerde komünizm gelecek, gelişecek ülkemizde aşırı sol hareketler başlayıp gelişecek. Onun için Atamızın halkçılık devletçilik ilkesini iyileştirmemiz gerekir. Atamızın halkçılık ve devletçilik ilkesini geliştirdiğimizde laikliği de geliştirmiş oluruz; faşizme, şeriata ve komünizme de karşı koymuş oluruz.<br />
	         Marksistler diyor ki; küçük mülkiyetler şahıslara bırakılınca zamanla büyüyerek kapitalist olup ülke ekonomisine hakim olur. Bu sözler doğrudur ama devletçilik ve halkçılık ilkeleri iyi uygulanmazsa küçük mülkiyet sahiplerinin çoğunun mülkiyetleri yok olur. Bir kısmının mülkleri kendini korur, çok azının da mülkleri de zamanla büyür ülke ekonomisine hakim olur. Devletçilik ve halkçılık ilkelerini iyi uyguladığımız zaman küçük mülk sahipleri kendilerini korur, yok olmaz, gelişir ama ülke ekonomisine hakim olamaz. Ülke ekonomisine herhangi bir sınıf değil halk hakim olur.<br />
	         Atamızın halkçılık, devletçilik ilkelerini duyarlı olarak koruyup geliştirerek icra edemezsek şeriat, faşizm ve komünizm gibi tehlikelerle karşılaşırız.<br />
	         Şeriat rejimi yüz binlerce insanın ölümü ile gelir, ülkeyi karanlığa sokar, binlerce insanın ölümü ile onlarca yüzlerce yıl sonra gider. Yüz yıl sonra tekrar demokrasi ve cumhuriyet mücadelesi vermek zorunda kalırız.<br />
	         Faşizm yüz binlerce insanın hayatına sebep olur. Egemen çevrelerin yanında halka karşı baskı, zulüm, sömürü düzeni onlarca yıl sürer. Ülkemizi yersiz savaşa sokarak yüz binlerce hatta milyonlarca insanın ölümüne sebep olur. Vatanımızın elden gitmesine sebebiyet verebilir. Faşist rejim kendini kan gölünde bitirdikten sonra sıfırdan demokrasi mücadelesi vermek zorunda kalırız.<br />
	        Bürokratik sosyalizmden revizyonizm, revizyonizmden kapitalizm, kapitalizmden de mutlaka sosyalizm doğar. Sosyalizm de on binlerce insanın ölümü üzerine gelir, on binlerce insanın ölümü ile de inşa edilir. İyi uygulanmazsa doğu blok ülkelerindeki sosyalizm gibi çöker.<br />
	        Eski sosyalist ülkeler özerkliğe ve çok partili demokrasiye önem verseler idi sosyalizm bir miktar daha iyi giderdi. Sosyalizm ne kadar iyi uygulansa dahi sosyalizmden de liberalizmden de daha iyi rejimler uygulanabilir. Nasıl teknik teknoloji iyi gelişiyorsa iyi teknik aletler icat ediliyorsa iyi siyasi fikirler de ortaya çıkartılabilir. Onun için en iyi fikir Kemalizm’dir. Kemalizm’in ilkeleri ulussal olduğu gibi yüceltilip geliştirilen evrensel ilkelerdir. Sonsuza değin evrensel, çağdaş ilkeler olarak kalacaktır. Kemalizm’in ilkelerini iyi uyguladığımız takdirde yurdumuz zararlı akımlardan kurtulacak ve milletimizin durumu çok iyi olacaktır. 10.05.2011</p>
<p><span id="more-4027"></span></p>
<p>Sami ÇETİNKAYA</p>
<strong>Arama Terimleri:</strong><ul><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz" title="iyi bir ataturkcu ulkemizi karanlıga sokmak isteyen insanlarla savasan">iyi bir ataturkcu ulkemizi karanlıga sokmak isteyen insanlarla savasan</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz" title="kemalist gençler kurtuluş yolumuz">kemalist gençler kurtuluş yolumuz</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz" title="kurtuluş savaşı yapılmadı">kurtuluş savaşı yapılmadı</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz" title="özelleşen kitler reşkeş">özelleşen kitler reşkeş</a></li></ul><div  class="related_post_title"><strong>Benzer Başlıklar</strong></div><ul class="related_post"><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus" title="Kurtuluş Yolumuz: İlerici Demokrat Görüş">Kurtuluş Yolumuz: İlerici Demokrat Görüş</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/devrim-yasak-evrim-sakincali-doneklik-yararlidir-azgelismis-demokrasimizde" title="Devrim Yasak, Evrim Sakıncalı, Döneklik Yararlıdır Azgelişmiş Demokrasimizde ">Devrim Yasak, Evrim Sakıncalı, Döneklik Yararlıdır Azgelişmiş Demokrasimizde </a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/seriatci-takim-nicin-ataturku-unutturmak-istiyor" title="Şeriatçı takım niçin Atatürk&#8217;ü unutturmak istiyor?">Şeriatçı takım niçin Atatürk&#8217;ü unutturmak istiyor?</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/bedri-baykam-cunku-onlarin-bir-ataturku-olmadi" title="Bedri Baykam: Çünkü Onların Bir Atatürk’ü Olmadı…">Bedri Baykam: Çünkü Onların Bir Atatürk’ü Olmadı…</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/chpnin-kurtulusu" title="CHP&#8217;nin Kurtuluşu">CHP&#8217;nin Kurtuluşu</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün Halkçılık İlkesi ve Çalışma Hayatı</title>
		<link>http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati</link>
		<comments>http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 23:13:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemalist Gençler</dc:creator>
				<category><![CDATA[Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün halkçılık ilkesi]]></category>
		<category><![CDATA[halkçı cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kemalistgencler.com/?p=566</guid>
		<description><![CDATA[Halkçılık ilkesi, hiç kuşkusuz, Cumhuriyetimizin temel öğelerinden biridir ve Atatürk dönemindeki hâlâ tartışma konusu olan belirli gelişmeleri anlamamıza yardımcı olacak en önemli etkendir. Atatürk’ün ve onun yakın çevresinin, çok partili demokrasiden ekonomik kalkınmaya, siyasî rejim sorunundan çalışma hayatına kadar birçok soruna, bu halkçılık felsefesi çerçevesinde baktıkları bugün artık açıkça bilinmektedir. Ancak, her şeyden önce halkçılıktan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Halkçılık ilkesi, hiç kuşkusuz, Cumhuriyetimizin temel öğelerinden biridir ve Atatürk dönemindeki hâlâ tartışma konusu olan belirli gelişmeleri anlamamıza yardımcı olacak en önemli etkendir. Atatürk’ün ve onun yakın çevresinin, çok partili demokrasiden ekonomik kalkınmaya, siyasî rejim sorunundan çalışma hayatına kadar birçok soruna, bu halkçılık felsefesi çerçevesinde baktıkları bugün artık açıkça bilinmektedir. Ancak, her şeyden önce halkçılıktan ne anlamamız gerektiğini ve böyle bir düşünce kalıbının somut politikalara nasıl yansıdığını ortaya çıkarmak gerekmektedir. Bunu yapabilmek için de, her şeyden önce, halkçılık anlayışının tarihsel kökenleri ve evrimini ve daha sonra da onun Türkiye’ye nasıl gelerek Cumhuriyetin öncü kadrosuyla bütünleştiğini incelemek gerekir.</p>
<p><span id="more-566"></span></p>
<p>İngiltere’de 1640’daki Cromwell İhtilâli ile başlayan süreç, 1688 parlamenter yapı değişikliği ile büyük bir siyasal dönüşümü gerçekleştirmiş ve aşağı yukarı yüz yıl kadar sonra, yine aynı ülkede başlayan Sanayi İhtilâli ve 1789 Fransız İhtilâli ile noktalanmıştır. Bu sürecin en önemli özelliklerinden birisi, Avrupa’nın Orta Çağ düzenini artık siyasî, ekonomik ve kültürel bakımdan tamamen geride bıraktığını göstermesidir. Orta Çağ’da Thomas Aquinas ile zirve noktasına varan, dinsel otoriteye dayanan egemenlik kavramı, bir başka deyişle, teolojik dünya görüşü, yerini artık halk egemenliği kavramına bırakmış, teokratik devlet anlayışı, Hristiyanlı-ğın kendi içindeki reformasyon hareketi ile tamamen inkâr edilmiş ve lâik devlet anlayışı gelişmiştir.1 Bütün ideolojik gücünü dinsel otoriteden ve onun yeryüzündeki temsilcisi olan kiliseden alan kral veya monarkın yerine İngiltere’de sadece sembolik yetkilerle sınırlandırılmış bir kraliyet ve Fransa’da da kraliyet rejiminin tümüyle ortadan kaldırılmasıyla, cumhuriyet rejimi getirilmiştir. Bu büyük dönüşümü pekiştiren ve aynı sürecin bir başka parçası olan, özel girişimci yeni bir ekonomik düzenin gelişmesi ise, Sanayi İhtilâli ile akıl ve bilimin zaferi olarak ortaya çıkmıştır. Orta Çağ’daki inanç kavramı, yerini rasyonel düşünceye terketmiş, insanları doğuştan birbirinden ayırarak belirli kategorilere sokan aristokratik görüş ise, uzun mücadeleler sonunda yıkılıp yerine fırsat eşitliği, yasa önünde eşitlik gibi kavramlar geliştirilmiştir.2 El tezgâhlarından buhar makinesine geçiş, doğal olarak, sadece bir teknolojik gelişmeyi simgelemekle kalmamış, yeni bir insan tipinin yaratılmasına, yeni anlayışların kökleşmesine ve yeni felsefe sistemlerinin oluşmasına yol açmıştır. Artık bu yeni insan, Orta Çağ’ın baskı yapan, müdahaleci ve kapsayıcı, mutlak devlet otoritesini reddetmekte, ekonomik hayatta piyasa mekanizmalarının otomatik işleyişine en ufak bir müdahaleyi bile haklı görmemektedir. Bu insan, eşit rekabet koşulları istemekte, sosyal statü farklılıklarının karşısına çıkmakta ve devletten sadece can ve mal güvenliğinin korunmasını istemektedir. Din sorununa temelde, bir vicdan sorunu olarak bakmakta, Roma’nın yıkılmaya başladığı dönemlerden itibaren, yüzyıllardır süren kilise egemenliğinin yerine, genel oy hakkı ve geniş siyasal katılıma dayanan halk egemenliği ilkesini savunmaktadır.</p>
<p>Yukarıda tanımlamaya çalıştığımız maddî gelişmeler ve onların ürünü olan yeni bir insan tipinin yaratılması, düşünce hayatına da olduğu gibi yansımış ve teolojik görüş çok büyük oranda terk edilmiştir. On yedinci yüzyıldan, yirminci yüzyılın başlarına kadar olan dönemde sayısız eser yayımlanmıştır. Ancak, bu sosyal ve siyasî düşünce akımları tek bir çizgiyi izlememiş, aynı dünya görüşü içinde yer alsalar bile, kendi aralarında büyük farklılıklar göstermişlerdir. Özellikle on yedi ve on sekizinci yüzyıllarda egemen olan görüş, Orta Çağ’ın, insanı potasında eriten toplumculuğunun karşısına bireyin üstünlüğü ve onun devlet ve topluma karşı korunmasını vurgulayan görüşü çıkarmıştır. “Toplum bireylerin toplamından başka bir şey değildir” 3 düşüncesi ön plâna geçmiş ve toplumun organik bütünlüğü, onun iç ilişkileri ve hızla değişen dünyadaki sosyal gruplaşma ve tabakalaşmalar göz ardı edilmiştir. Bunun en iyi örneğini toplumsal sözleşme kuramlarında bulmak mümkündür.4 Özellikle Rousseau ve Locke tarafından ortaya atılan bu kuramlar kısaca: Toplumun, bireylerin hür iradeleri ile oluşturdukları ve bir sözleşme ile garantiledikleri tarihsel bir oluşum olduğunu ileri sürerler. Yani toplumların ortaya çıkmasından önce, tarihte insanların veya ailelerin tek tek yaşadıkları bir dönemin olduğu var sayılarak sonradan, mal ve can güvenliğini sağlayabilmek için, bu bireylerin bir sözleşme karşılığında toplumsal hayata geçtikleri söylenmektedir Toplumsal sözleşme kuramları, yazardan yazara önemli ölçüde farklılaşma göstermekle birlikte hepsinde ortak olan nokta, bireyin haklarının devlet tarafından korunması ya da daha doğrusu, bireyin devlet ve topluma karşı korunması gereğidir. Yoksa, sözleşme hükümlerine göre, bireyin toplumdan ayrılarak, yeniden bağımsız yaşamak gibi bir tercihi olabilecektir. Hatta, bunu bireyin doğal hakkı olarak, direnme hakkına bile götürebileceğini öne süren düşünürler çıkmıştır. 5</p>
<p>Görüldüğü gibi toplumsal çıkarları veya grup çıkarlarını birey çıkarlarına feda eden bireycilik akımı, önceleri liberal düşüncenin odak noktasını oluşturmuştur. Ancak özellikle Sanayi İhtilâli’nin ortaya çıkardığı yeni sosyal yapı, zamanla bu düşüncelerde de değişikliklere yol açmış ve toplumsal yaşamda sorunun, bu kadar basit olmadığını ortaya koymuştur, İşte bu çerçevede, önce en fazla sayıda kişinin en fazla mutluluğu veya kamu yararı ilkelerinden hareket eden faydacılık akımı doğdu. 6</p>
<p>İngiltere’de Hume, Godwin, Bentharm ve Mill’in; Fransa’da ise Helvetius’un öncülük ettiği faydacılık akımı, tek düze bir düşünce akımı olmamakla birlikte, birey ve toplum yararını birleştirebilmek için ortak hareket etmiştir. Yine burada da başlangıç noktası bireydir. Yani, bireyin mutluluğunun, toplumsal yaşam içindeki gerekleri araştırılmaktadır. Burada da toplum, klâsik liberal düşüncede olduğu gibi, tek tek bireylerin toplamından ibarettir ve kamu için yararlı olacak olan şey, en fazla sayıda bireyin en fazla oranda mutlu olmasıdır. Bunun için de kişilerin sadece kendi çıkarlarını düşünmeyip, komşularının ve nihayet bütün toplumun da çıkarları ve iyiliği doğrultusunda hareket etmeleri gerekmektedir. Hangi hareketler, hangi ahlâk ölçülerini kullanarak komşuların ve toplumun en fazla yararını sağlayabilir? Bir başka deyişle, hangi hareketlerimiz bizim dışımızdaki insanlara en az zarar verir? Bu noktada iyi niyet ve çok taraflı düşünebilme yeteneği, kamu yararını sağlamak açısından önerilen iki temel unsur olarak görünmektedir. 7 Ancak bu biçimde bireyin vicdanı tatmin olabilecek ve dolayısıyla daha fazla mutluluğa sahip olacaktır. Görüldüğü gibi, bu felsefî sistemin de başlangıç ve bitiş noktaları birey olmakta; toplum veya kamu yararı, en sonda, sadece bireyin yüceltilmesi için bir katalizör görevi görmektedir. Ancak yine de on yedi ve on sekizinci yüzyıllardaki egemen olan bireyci görüşe oranla, kamu yararı ve toplum gibi kavramların ortaya atılmasıyla faydacılık akımı bir adım daha ileriye gitmiştir.</p>
<p>Yine liberal düşünce sistemi içinde yer almakla birlikte, toplumsal görüşe ağırlık kazandıran ve on dokuzuncu yüzyıl içindeki gelişmesiyle bu sistemin son halkasını oluşturan pozitivizm akımı, Comte’dan Durkheim’a uzanan çizgisiyle yeni bir toplum anlayışı getirmiştir.8 Özellikle Durkheim’in toplumsal organizma ve toplumsal iş bölümü kavramları, yaşadığı toplumda büyük bir dönüşümü öngörmemekle birlikte, siyasal düşüncenin odağını bireyden topluma doğru kaydırmıştır. Burada toplum, tek tek unsurların bir toplamı olarak değil de, bir bütün halinde hareket eden ve hepsi birbirini tamamlayan hücrelerden oluşan, adeta bir canlı organizmaya benzetilmektedir. Dolayısıyla bu bütünün parçalarını birbirlerinden ancak iş bölümü aracılığı ile veya değişik işlevleri açısından ayırt edebiliriz. Yani toplum, bireylerin ve grupların çatışma alanı değil, bilâkis tanımı gereği, onların bir bütün içinde eklemleşmeleri ve ortak hareket etmeleridir.</p>
<p>Batı toplumlarının yaşadığı bu ekonomik ve siyasî evrelerden geçmemiş olan Türk toplumuna, bireyci düşünce kalıpları değil de ,işte, bu en son sözünü ettiğimiz tesanütçü (solidarist) görüş geçmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda, doğal olarak, egemen olan ideolojiler din ve Osmanlıcılık olarak belirmişti. Cumhuriyet öncesi lâik düşüncenin gelişiminde ise, toplumumuzun yapısına uygun olan bu tesanütçü görüş, dinsel ideolojiyi de redderek, bir kesim Türk aydınını önemli ölçüde etkilemiştir. Bu görüşün Türkiye’ye girmesinde ve yaygınlaşmasında en önemli köprü görevini de Ziya Gökalp yapmıştır. Ziya Gökalp, kendi halkçılık anlayışını şu sözlerle açıklamaktadır: 9 “Bir cemiyetin dahilinde bir takım tabakaların yahut sınıfların bulunması, dahilî müsavatın bulunmadığını gösterir. Binaenaleyh, halkçılığın gayesi, tabaka ve sınıf farklarını kaldırarak, cemiyetin birbirinden farklı zümrelerini, yalnız iş bölümünün doğurduğu meslek zümrelerine hasretmektir. Yani halkçılık, felsefesini bu düsturda icmal eder: Sınıf yok, meslek var!”</p>
<p>Görüldüğü gibi Ziya Gökalp, Durkheim’in toplumsal işbölümü kavramına sık sıkıya bağlı kalarak tesanütçü görüşün Türkiye’deki temsilciliğini yapmıştır.10</p>
<p>Daha sonraları Kadro harekâtı içinde de toplum görüşü aşağıdaki biçimde ifade edilmiştir: “Bizce Türk milleti, dışarıya doğru olduğu kadar içeriye doğru da bütündür. Millet içinde sınıf ve zümre kavgalarını, sınıf ve zümre hâkimiyetini, ister aşağıdan gelsin ister yukarıdan, millet bütünlüğünü parçalayan haricî hareketler telâkki ediyoruz. Sınıf hâkimiyetinin tasfiyesi, millî kurtuluş hareketlerinin ileri prensiplerinden biridir. İlk ve son olarak millet menfaatidir. Binaenaleyh Kadro, cemiyeti telâkki tarzında içtimaî bütüncüdür.”11</p>
<p>Batı dünyasındaki siyasal düşünce akımlarını olduğu kadar, bu toplumların geçtikleri evreleri ve özellikle Fransız İhtilâli ve onun getirdiği düşünceleri çok yakından incelemiş olan Atatürk de, doğal olarak, bu etkilerin içinde yoğrulmuş, kendi görüşlerini bu ortam içinde oluşturmuştur. Yani, batıdaki pozitivist düşünceyle organik bağlar kurmuş12 ve bunu yaparken de Türk toplumunun tarihsel özellliklerini ve o günün koşullarını bir an olsun göz ardı etmemiştir. Dolayısıyla Atatürk, bir Türk-İslâm sentezine doğru değil, bilâkis bir Türk-lâik Batı sentezine doğru yönelmiştir. Kendisi bunu 1923’te Balıkesir’deki söylevinde açıkça ifade etmiştir:ı “Bu milletin siyasî fırkalardan çok canı yanmıştır. Şunu arzedeyim ki, başka memleketlerde fırkalar, behemahal iktisadî maksatlar üzerine teessüs etmiş ve etmektedir. Çünkü o memleketlerde muhtelif sınıflar vardır. Bir sınıfın menfaatini muhafaza için teşekkül eden siyasî bir fırkaya mukabil diğer sınıfın menfaatini muhafaza maksadıyla başka bir fırka teşekkül eder. Bu pek tabiîdir. Güya bizim memleketimizde de ayrı ayrı sınıflar varmış gibi teessüs eden fırkalar yüzünden şahit olduğumuz neticeler malûmdur. Halbuki Halk Fırkası dediğimiz zaman, bunun içine bir kısım değil, bütün millet dahildir. Bir daha halkımızı gözden geçirelim: Biliyorsunuz ki, memleketimiz çiftçi memleketidir, o halde milletimizin azim ekseriyeti de çiftçidir. Bu böyle olunca buna karşı büyük arazi sahipleri hatıra gelir. Bizde büyük araziye kaç kişi mâliktir? Bu arazinin miktarı nedir? Tetkik edilirse görülür ki memleketimizin vüsatine nazaran hiç kimse büyük araziye mâlik değildir. Binaenaleyh bu arazi sahipleri de himaye edilecek insanlardır.</p>
<p>Sonra sanat sahipleriyle kasabalarda ticaret eden küçük tüccarlar gelir. Bittabi bunların menfaatlerini, hal ve atilerini temin ve muhafaza etmek mecburiyetindeyiz. Çiftçilerin karşısında olduğunu farzettiğimiz büyük arazi sahipleri gibi bu ticaret erbabının karşısında da büyük sermaye sahipleri insanlar yoktur.</p>
<p>Sonra amele gelir. Bugün memleketimizde fabrika, imalâthane ve saire gibi müessesat çok mahduttur. Mevcut amelemizin miktarı yirmi bini geçmez. Halbuki memleketi yükseltmek için çok fabrikalara muhtacız; bunun için amele lâzımdır. Binaenaleyh tarlada çalışan çiftçilerden farkı olmayan ameleyi de himaye ve siyanet etmek icabeder.</p>
<p>Bundan sonra da münevverler ve ulema denilen zevat gelir. Bu münevverler ve ulema kendi kendilerine toplanıp halka düşman olabilir mi? Bunlara terettüp eden vazife halkın içine girerek onları irşat etmek, yükseltmek ve onlara terakki ve temeddüne yol göstermektir.</p>
<p>îşte ben milletimizi böyle görüyorum. Binaenaleyh muhtelif meslekler erbabının menfaatleri yek diğerleriyle imtizaç halinde olduğundan onları sınıflara ayırmak imkânı yoktur ve umumî heyetiyle hepsi halktan ibarettir.”</p>
<p>Atatürk’ün toplum görüşü de tesanütçü bir görüş olmakla birlikte, bundan öteye, başka özellikleri de içerir. Onun gözünde, halkçılık ilkesine göre iktidarın kaynağı, doğrudan halkın kendisindedir ki bu, zaten Kurtuluş Savaşı’nın örgütleniş biçiminde ve hemen toplumun tüm kesimlerinin millî cepheye katılışında kendisini açık olarak ortaya koyar. Atatürk’ün halkçılık anlayışı, gerçekten milletin özgürlüğü ve eşitliğini amaçlıyordu ki, bu da aslında, kendisinin demokratik bir sisteme olan güven ve inancını belirtiyordu. Yani, ona göre, sadece değişik işlevleriyle birbirlerini tamamlayan zümrelerden oluşan bir toplum yapısı yeterli değildi. Böyle bir yapı, halkın egemen olduğu özgürlükçü ve eşitlikçi bir siyasî rejimle desteklenmeliydi. Serbest Fırka denemesi, bu düşünceyi kanıtlar.</p>
<p>Son olarak, Atatürk’ün halkçılık anlayışı, kuramsal düzeyde kalan bir görüş değildi. Halkçılık, toplum hayatının her kesitinde ve en somut bir biçimde uygulanması gereken bir ilke durumundaydı. Onun için bu dönemdeki çalışma hayatını incelerken bu özelliği mutlaka göz önünde bulundurmak zorundayız. Atatürk, toplumdaki sosyal grupları nasıl birbirlerine eşit, imtiyazsız topluluklar olarak görüyorsa, işçi kesimini de aynı halkçılık ilkesi çerçevesinde değerlendirmiş ve devrin yöneticileri de bu yönde hareket etmişlerdir.</p>
<p>Bilindiği gibi Osmanlı toplumu, sanayileşmenin daha ilk aşamalarına bile erişememiş bir tarım toplumuydu. Birinci Dünya Savaşı sıralarında sanayi kuruluşu denebilecek sadece 76 işletme bulunmaktaydı.14 Bunların önemli bir kısmı da, bugün ancak atölye olarak niteleyebileceğimiz, çok küçük el tezgâhlarıydı. Doğal olarak, bu durumda işçi kategorisine girebilecek insan sayısı da çok sınırlıydı. 1913’te yapılan bir sayıma göre, işçi sayısı 17.000 civarında idi, ancak bu sayı bile io.i5’te, muhtemelen savaş nedeniyle, 13.000’e düşmüştü.15 Ayrıca hemen belirtmeliyiz ki bu küçük işçi grubunun çoğunluğunu, Osmanlı lonca sisteminden gelen zanaatkar ve çıraklar oluşturuyordu.</p>
<p>Türkiye’nin gerçek anlamda sanayileşme sürecine girmesi, Cumhuriyet döneminde olmuştur. Bilindiği gibi 1923-1929 dönemi, bir toparlanma, Osmanlı Devleti’nin enkazını kaldırma dönemi olmuş ve ülkede büyük bir fabrika ağının kurulması, bu dönemde, pek mümkün olamamıştır. 1927’de yapılan sanayi sayımına göre Sanayii Teşvik Kanunu’nun kapsamına giren işletmelerdeki işçi sayısı, 27.000 kadardır.16 Ayrıca bunun dışında kalan kesimde 25.000 kadar usta ve çırak çalışmaktadır.17 Burada üzerinde durulması gereken nokta, usta ve çıraklar da dahil olmak üzere, ülkedeki tüm iş gücünün sadece % 8.94’ünün beş kişiden daha fazla işçi çalıştıran kuruluşlardan oluşması durumudur.18 Ayrıca, yine bu toplam iş gücünün içindeki 22.684 kişi, on dört yaşının altındaki çocuklardı. Bu sayısal veriler de gösteriyor ki daha 1920’lerde, Türkiye’de önemli bir işçi kesiminden bahsetmek mümkün değildi. Dolayısıyla, bu küçük grubun sorunları da küçük oldu. Bu dönemde görebildiğimiz tek grev hareketi, 1928’de İstanbul’daki tramvay işçilerinin İngiliz şirketinin, hükümetin yabancı şirketleri millîleştirme politikası karşısında, ücret ödemeyi durdurması üzerine oldu.18</p>
<p>Cumhuriyetimizin ilk sosyal güvenlik yasası, bu dönemde çıkarıldı. Yalnız, bu düzenlemeye geçmeden önce, lider kadronun çalışma hayatı konusundaki eğilimini göstermesi bakımından, daha Cumhuriyet öncesi Ankara Hükümeti tarafından çıkarılan bir başka yasadan da bahsetmek gerekir. 10 Eylül 1921 tarihinde çıkarılan bu Yasaya göre, Zonguldak Maden İşletmelerinde çalışma günü 8 saat olarak saptanıyor ve saat başına asgari ücret 60 kuruş olarak belirleniyordu.19 Aynı Yasa, bu bölgede çalışma koşulları çok kötü olduğu için, işvereni kullanmakta olduğu işçilere lojman yapmakla da yükümlü kılıyordu. Cumhuriyet döneminin çalışma alanındaki ilk düzenlemesi olan 21 Ocak 1925 tarihli Yasa ise, tarım sektörü dışındaki bütün işçiler için, haftada bir gün tatil zorunluluğunu getirmiştir. 20 Ayrıca, yine bu dönemde, Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde kapsamlı bir iş yasası çalışmaları süregeliyor ve daha iş kazaları, grev, iş uyuşmazlıkları ve kötü çalışma koşullarından doğabilecek olan sorunlara şimdiden önlem alma yoluna gidiliyordu. 1924’te hazırlanan taslak, bütün sanayi dallarında 8 saatlik bir iş gününü öngörüyor ve iş yerlerinde sağlık koşullarının düzeltilmesini amaçlıyordu. Ancak bu taslak, daha henüz bir iş yasası olabilecek kadar kapsamlı ve ayrıntılı olmadığı için, Millet Meclisi’nden yasa olarak geçmemiştir. Yine de, ülkenin o günkü koşullarında bazı işyerlerinde işçinin günde 17 saate kadar çalıştırıldığı düşünülürse, yukarıda adı geçen ön çalışmanın bu alandaki en temel soruna el attığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Türkiye’de gerçek anlamda bir işçi kesiminin ortaya çıkması, sanayileşme ve tarımdaki yapısal değişmeye paralel olarak, 1930’larda gerçekleşmiştir. Bu yılların özelliği, artık Osmanlı döneminden kalan engellerin bir bir ortadan kaldırılmış olmaları ve bir millî iktisat felsefesi çerçevesinde, plânlı sanayileşme atılımının başlatılmış olmasıdır. Kıt kaynakların rasyonel dağılımı ilkesinden hareket edilerek, tarım sektörünü ihmal etme pahasına da olsa, tüm Devlet gücü, temel sanayilerin kurulmasına seferber edilmişti. Bu noktada, iş gücünün sayısal olarak artması açısından, iki temel gelişmeyi- incelemek gereklidir. Bunlardan birincisi, Devlet kuruluşları aracılığı ile demir-çelik, tekstil ve şeker gibi temel sanayilerin kurulması ve ülke çapında büyük bir demir yolu şebekesi yapımına girişilmesidir. Bunun konumuz açısından önemi, doğal olarak, böyle bir atılımın büyük bir iş gücü talebi doğurmasıdır. Ülke nüfusunun çok büyük bir bölümü kırsal alanlarda yaşadığı için ve tarihsel olarak kentlerde yerleşik bir işçi kesimi olmadığı için, 1930’ların sanayileşme hareketi ve buna paralel olarak ortaya çıkan fabrika üretimi, kırsal kesimdeki iş gücünün, sanayi bölgelerine kaymasında önemli bir etken olmuştur. Gerçi daha ileride değineceğimiz gibi, sanayileşmenin yarattığı iş gücü talebi, daha henüz üreticileri topraktan tam ve kesin olarak koparamıyordu, ama yine de istikrarsız da olsa, büyüyen bir emek pazarının ortaya çıkmasında önemli bir etken oluyordu.</p>
<p>İkinci gelişme ise, tarım kesiminde gözle görülebilecek oranda yine bu dönemde başlar. Bunu da yine Devletin sanayileşme politikasına bağlamak gerekir. Devlet kuruluşları pancar, pamuk ve tütün gibi ürünlere, plân gereği, sürekli bir talep yarattığı için, tarım sektörü genellikle desteklenmemesine rağmen, bu malların üreticileri bu dönemde büyük kârlar elde edebilmişlerdir.21 Ayrıca Devletin alım politikası, bu kârlılığı uzun dönemde de garantilediği için, birçok üretici modern teknoloji, modern işletme yöntemleri ve ücretli emek kullanımı yollarını tercih ederek üretimlerinin ölçeğini arttırmaya başladılar. Bu da, kendi ürünlerine Devletin talep oluşturmadığı, modern üretim tekniklerinden yoksun ve genellikle tefecilerin eline düşen diğer bir kesimin iyice fakirleşmesine ve dolayısıyla yeni iş imkânları aramalarına yol açtı. Daha sonra da inceleyeceğimiz gibi bu kesim, Türkiye’de sanayi iş gücünün temel kaynaklarından birisini oluşturmuştur.</p>
<p>Bu iki gelişme çerçevesinde bakıldığında, Türkiye’de iş gücünün oluşumunun veya işçinin doğuşunun üç temel kaynaktan beslendiği görülecektir. Bunlardan birincisi geleneksel el sanatlarında çalışan çırak ve hatta bazı ustalardır. Tarihte, büyük sanayi işletmelerinin kurulması karşısında ilk darbeyi, hemen her zaman, el sanatları ve küçük atölye üretimi yemiştir. Çünkü bu kesimin modern fabrika üretimi ile rekabete girişebilecek ne teknolojisi ne de yeterli malî kaynak ve üretim ölçeği vardır. Ancak, bu küçük kuruluşların çökmesi, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde, modern fabrika üretiminden önce hafif ve ara sanayilere geçiş yüzünden daha uzun zaman almıştır. Türkiye ise, sanayileşmesini Devlet öncülüğü ile çok kısa bir döneme sıkıştırmak istemiş ve dolayısıyla sanayileşme sürecinde böyle bir ara dönem yaşamamıştır. Bu da, çok kısa bir dönemde geleneksel el sanatlarının, modern fabrika üretimi ile karşı karşıya gelmesine ve ağır rekabet koşulları altında çökmesine yol açmıştır. 1927’de sayıları 250.000’e varan usta ve çırakların, 1938’de 180.000’e düşmeleri, birçok küçük kuruluşun üretimden çekilmelerini ve buralarda çalışanların işsiz kalmalarını göstermektedir. 22 Bu düşüşün diğer bir nedeninin ise, rekabet karşısında, el sanatları kesiminin daha ağır çalışma koşullarına geçmesi ve bunun da birçok çalışanı, işi terketmeye zorlaması olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, özellikle geleneksel halıcılık ve dokumacılıkta açık olarak gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, çökmekte olan geleneksel üretim sektörünün açıkta kalan çalışanlarının hepsi değilse bile bir kısmı, modern fabrika üretiminde çalıştırılmışlardır.</p>
<p>Türkiye’de sanayi iş gücünü besleyen ikinci kaynak ise, fakirleşen küçük köylü kesimi olmuştur. Bu kesimin fakirleşmesi, toprağını kaybetmesi ve nihayet iş aramaya başlaması, ne kısa bir dönemde gerçekleşmiş ne de tek bir nedene bağlı olarak gelişmiştir. Köylünün topraktan kopması, her zaman tarihin en zorlu gelişmelerinden birisi olmuştur. Ancak şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki bu süreç, incelediğimiz dönemde başlayıp, 1950 ve 1960’larda gittikçe hız kazanmıştır. Daha önce de söylediğimiz gibi bunda en belli başlı rolü, Devletin tarımsal ürünleri alım politikası oynamıştır. Devlet kuruluşlarının belli tarımsal ürünlere ve sanayi hammaddelerine sürekli bir talep yaratması, bir yandan bu ürünlerin üreticileri üzerinde uzun dönem kârlarını garanti ederek kamçılayıcı bir etki bırakırken bir yandan da başka ürünleri tamamen iklim koşullarına bağlı olarak üretip her an pazarlama zorluklarıyla karşı karşıya olan bir başka kesimi mağdur bırakmıştır. Plân uyarınca da, tarım-sanayi ikileminde sanayiye ağırlık verildiği için, bu küçük köylü üreticilerin yeterince ve zamanında kredi, gübre ve tarım âletlerini elde etmeleri oldukça güçleşmiştir. Sonuç olarak, bu üretici ailelerin bir kısmı, topraklarını satarak başka geçim yolları aramaya başlamışlar ve genellikle aynı topraklar üzerinde veya civar köylerde ücret karşılığı çalışan tarım işçisi haline gelmişlerdir. 23 Diğer bir kısmı ise, ailelerini köyde bırakarak ya mevsimlik işlere girmişler ya da sanayi merkezlerinde iş arama yoluna gitmişlerdir. İşte tarımdaki bu dönüşüm, eninde sonunda, ilk başlarda topraktan tam bir kopuşa yol açmasa bile, sanayi iş gücünün çekirdeğini oluşturmuştur. Yalnız şunu da eklemekte yarar vardır ki, bir kesim köylünün gittikçe fakirleşerek sonunda topraksız hale gelmesinde tefeciliğin de büyük rolü olmuştur.24 Ürünlerini satamayan veya kredi alamayan pek çok köylü ailesi, tefecilerin eline düşmüş ve çok yüksek orandaki faizleri ödeyemeyip topraklarını satmak zorunda kalmışlardır.</p>
<p>Türkiye’de ücretli emek arzını besleyen üçüncü kaynağı ise, ortakçı ve yarıcı dediğimiz, bir başkasının toprağını ürünün bölüşümü suretiyle kiralayan köylü kesimi oluşturmuştur.25 Daha önce de belirttiğimiz gibi, Devletin alım politikası, bazı ürünlere öncelik tanıdığı ve sürekli bir talep yarattığı için, bunların üretildiği bölgelerdeki toprağın değeri, bu uygulama sonucunda gittikçe artmıştır. Bu durumda toprak sahipleri toprağını bir başkasına işletip ürünü onunla paylaşmak yerine, bizzat kendileri üretip pazarlama yoluna gitmişlerdir. Bu da, kendi toprağı olmayan ve bütün geçimi ortakçılık veya yarıcılıktan ibaret olan birçok köylü ailesini, başka geçim kaynakları aramaya itmiştir. Bu konuda fazla güvenilir kaynak olmamakla birlikte, 1963’te yapılan bir araştırma, incelediğimiz dönemde ortakçı ve yarıcı ailelerinin toplam kırsal aileler içindeki oranının % 2.6 -3.3’e kadar indiğini göstermiştir.26 Daha önceki dönemler hakkında elimizde sayısal veriler olmamasına rağmen, birçok bölgesel araştırma, ortakçı ve yarıcı kesiminin geleneksel toplum içinde çok daha büyük bir orana sahip olduğunu ortaya koymuştur. 27</p>
<p>Türkiye’de sanayi iş gücü büyük oranda, bu üç temel kaynaktan beslenmekle birlikte yine de bu dönemde topraktan tam bir kopuş, söz konusu olmamıştır. Bunun en önemli nedeni ise, topraksız kalan köylü ve işsiz kalan usta ve çırakların yine sanayi-tarım ayrımının henüz çok belirginleşmediği kırsal kesim içinde çalışmasıdır. Büyüyen çiftliklerde özellikle tarım makina ve araçlarının ithaline koyulan kotalar ve yasaklamalar sonucunda, emek ve yoğun teknoloji iyice önem kazanmış ve böylece bir yandan küçük köylü üreticiler topraksız kalırken, bir yandan da bunlar yeniden bu çiftliklerde, ücret karşılığı işe alınmışlardır. Ayrıca henüz kitle iletişim araçlarının ve sosyal hareketliliğin (mobilitenin) gelişmediği toplumumuzda, kentlerin ve sanayi bölgelerinin çekici-etkisi de asgarî bir düzeyde kalmıştır. Ancak bütün bu engellere rağmen sanayide çalışan sayısı, 1927’de 27.000 iken; bu sayı 1932’de 55.321’e, 1935’te 77.400’e ve nihayet 1938’de 100.596’ya yükselmiştir.28 Bu sayılara Devlet sanayi kuruluşlarında çalışanlar dahil edilmemişlerdir. Bunlar da düşünüldüğünde, şeker fabrikalarında 3.500, Sümerbank’a bağlı fabrikalarda 7.500, îş Bankası’na bağlı kuruluşlarda 1.500 ve Etibank’a bağlı maden tesislerinde 20.000 kadar işçinin varlığından söz edebiliriz.29 Yalnız şunu da hemen eklemek gerekir ki Türkiye’de, daha o dönemde, tam anlamıyla yerleşik ve sanayi bölgelerinde yoğunlaşmış bir işçi kesimi yoktu. Örnek verirsek, Webster’e göre Kayseri Bez Fabrikası’nda sürekli olarak 2.000 işçiyi çalıştırabilmek için yılda 3.000 kişinin çalışması gerekiyordu. Zonguldak Kömür Madenleri ise, bunun başka bir tipik örneği idi. Her yıl civar köylerden ortalama 25.607 kişinin madenlere gelmesi gerekiyordu ki, ancak o zaman, yine ortalama 15.808 işçi çalıştırılabilsin. 30 Doğal olarak bu durumu da yine topraktan tam olarak kopmamaya bağlayabiliriz.</p>
<p><strong>İş Mevzuatı ve 1936 İş Kanunu</strong></p>
<p>Tabandan gelen hiçbir talep olmamasına rağmen, bazı eksiklikleriyle ve bugün için çok modern kabul edilemeyecek fakat o döneme göre şüphesiz ileri ve uzun dönem etkileri olabilecek iş mevzuatı, Cumhuriyet yönetimi tarafından büyük bir kararlılıkla çıkarılmıştır. Bu olguyu ancak ve ancak daha önce incelediğimiz halkçılık ilkesi çerçevesinde değerlendirebiliriz.</p>
<p>Güçlü ile güçsüzü baş başa bırakmak ya da henüz kendi haklarını savunabilecek bir düzeye gelmemiş bir grubu, Devlet olarak, kendi kaderi ile baş başa bırakmak yerine, güçsüz ve örgütsüzün yararına müdahale etmek, o dönem koşullarında büyük anlam ifade etmekteydi. Şimdi bu değerlendirmenin ışığında iş mevzuatındaki gelişmelere bakabiliriz. 1936 İş Kanunundan önce çıkan 1930 tarihli Hıfzıssıhha Kanunu, bu alanda bir hazırlık veya ön çalışma niteliğini taşımaktaydı. Bu Yasa çok sınırlı bir düzenleme getirmekle birlikte, o güne kadar düşünülmemiş olan konulara da el atabilmiştir. Yasaya göre, analık izni altı hafta olarak saptanmış ve sanayi sektöründe on iki yaşın altındaki çocukların çalıştırılması yasaklanmıştır.31 Yasanın bir başka hükmüne göre ise, on altı yaşın altındaki çocukların gece vardiyasında çalıştırılması yasaklanmıştır. Ayrıca yer altı ve gece işlerinde günlük azamî çalıştırılma, sekiz saatle sınırlandırılmıştır. Son olarak, aynı Yasa’ya göre, elliden fazla işçi çalıştıran kuruluşlara, her elli işçi için bir doktor bulundurma zorunluğu getirilmiştir.</p>
<p>Bundan sonra sadece o dönemin değil, 1960’lara kadar uzanan büyükçe bir dönemin en önemli ve en kapsamlı Yasası olan 3008 No.’lu 1936 İş Kanunu, yürürlüğe girmiştir. Bilindiği gibi daha 1924’te ilk taslağı Meclis’ten geçemeyen bu Yasanın, nihayet üçüncü ve daha geliştirilmiş olan taslağı on iki yıl sonra kabul görmüştür. Giriş kısmında sosyal dayanışmayı ön plâna alan ve uyuşmazlıkların Devlet aracılığı ile çözümünü benimseyen bu Yasa, sadece bir iş mevzuatı olarak düşünülmemiş, ondan da öteye, bir toplumsal denge unsuru olarak yürürlüğe konmuştur. 32 Yasa hükümleri, en az on işçi çalıştıran kuruluşlar için geçerli olacaktı. Madde 35, haftalık azamî çalışmayı, cumartesi günleri de işletilen kuruluşları kapsayan bir biçimde, 48 saat olarak sınırlıyordu. 33 Bir günde de dokuz saatten fazla mesai yapılamayacaktı. Fazla mesai ise, 37. maddeye göre, işçinin rızası olmadan yapılamayacak ve günde üç saati geçemeyecekti. 34 Fazla mesai yapılan günler ise, yılda 90 günden fazla olamayacaktı. Madde 50 uyarınca, kadınların ve on sekiz yaşının altındaki çocukların her türlü yer altı, su altı ve gece işlerinde çalıştırılmaları yasaklanmıştı. 35 Sağlık koşulları ise, 55. ve 63. maddeler tarafından düzenleniyor; Çalışma ve Sağlık Bakanlıkları bu konuda yetkili kılınıyordu. 36 Grev ve lokavtın yasaklandığı bu Yasaya göre, iş uyuşmazlıkları işveren ve işçi temsilcileri aracılığı ile çözülecekti (Madde 77).37 İşçi temsilcileri ise, o iş yerinde çalışan tüm işçiler arasından seçilecekti. İşveren ve işçi temsilcilerinin kendi görüşmelerinde çözülemeyen uyuşmazlıklar ise, zorunlu olarak,, Yüksek Hakem Kurulu’na getirilecekti. İş kazası, iş hastalığı, yaşlılık, sakatlık ve işsizlik durumlarından doğan tazminat hükümleri ve işçi ailesine yardım, Devlet tarafından düzenlenecek ve ileride de bu amaçla bir İşçi Sigortaları Kurumu kurulacaktı (Madde 100). 38</p>
<p>Doğal olarak, bu Yasanın açık bıraktığı bazı noktalar vardı. Örnek gösterecek olursak, 35. maddenin 6. fıkrası hükümete gerektiği koşullarda iş günü süresini uzatma yetkisi veriyordu. Bu yetki, gerçekten de daha sonraki savaş yıllarında sık sık kullanılacak ve sekiz saat olarak düşünülen normal bir iş günü, neredeyse kalıcı olarak ortadan kalkacaktı.39 Ayrıca iş uyuşmazlıklarındaki yargı denetimi yerine Devletin zorunlu olarak hakemliği, işçi kesiminin önemli bir kısmının devlet kuruluşlarında çalıştırıldığı bir ülkede, devleti bu alanda bir taraf olarak gösterecekti.40 Bir de bu Yasanın kapsamının sanayi sektörüyle sınırlı tutulması doğal olarak tarım, ticaret ve ulaşım sektörlerinde çalışanları, Devletin koruma şemsiyesinin dışında bırakacaktı. Ancak bütün bunlara rağmen, daha önce çalışma hayatının hiçbir köşesinde ve hiçbir aşamasında en ufak bir düzenlemenin yapılmadığı ülkemizde, 1936 İş Kanunu dev bir sıçrayış, büyük bir atılım olarak değerlendirilmelidir. Bütün bu gelişmeler, Atatürk döneminin Cumhuriyet tarihinde ne denli ileri bir konumda olduğunu göstermektedir. Bu, bir topluma ve onun kesitlerine bakış sorunudur. Bu bakışı veren halkçılık ilkesi bir yandan bu aşamaları çok geride bırakmış olan Batı ile Türk toplumunun gerçeklerini bağdaştırmaya giderken, bir yandan da soyut düşünceleri somut toplum yaşamına aktarabilmiştir.</p>
<p>Tarihte, her dönemi kendi yapısı, koşulları ve değişkenleri içinde değerlendirmek zorundayız. Bu açıdan, Türk ekonomik ve siyasal tarihi, konumuz dışında kalmaktadır; biz ancak bu yazımızla çalışma hayatımızda Atatürk döneminin gelişmelerini ve önemini bir kez daha vurgulamış oluyoruz.</p>
<p><strong>Muharrem Tünay</p>
<p>ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986</strong></p>
<p>____________________________________________________________</p>
<p>1 G. Runkle, A History of Western Political Theory, New York 1968, s. 180-201.<br />
2 E. J. Hobsbawm, The Age of Revolution, New York 1962, s. 278-284.<br />
3 W. Godwin, Enquiry Concerning Political Justice, London 1798, s. 136.<br />
4 G. Sabine, A History of Political Theory, New York 1961, s. 517-542 ve 575-597.<br />
5 G. Runkle, A History of Western Political Theory, New York 1968, s. 256.<br />
6 A. Quinton, Utilitarian Ethics, New York 1973, s. 1-11; E. Halevy, The Growth of Philosophic Radicalism, London 1928, s. 1-35.<br />
7 W. Godwin, Enquiry Concerning Political Justice, London 1798, s. 149; E. Halevy, The Growth of Philosophic Radicalism, London 1928, s. 193-202.<br />
8 R. Keat, J. Urry, Social Theory as Science, London 1975, s. 9-35.<br />
9 Z. Toprak, “Halkçılık İdeolojisinin Oluşumu”, Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları, İstanbul 1977, s. 14.<br />
10 a.g.e., s. 18-19.<br />
11 a.g.e., s. 26.<br />
12 T. Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, Ankara 1971, s. 131-142.<br />
13 Z. Toprak, “Halkçılık İdeolojisinin Oluşumu”, Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları, İstanbul 1977, s. 20-21.<br />
14 M. Ö. Yazman, Türkiye’nin Ekonomik Gelişmesi, Ankara 1974, s. 40.<br />
15 Z. Y. Hershlag, Turkey, The Challange of Growth, Leiden 1968, s. 61.<br />
16 istatistik Yıllığı 1930, s. 187.<br />
17 S. M. Rosen, “Turkey”, Labour in Developing Cuontries, der: W. Galenson, Berkeley 1962, s. 252.<br />
18 İstatistik Yıllığı 1930, s. 196.<br />
18 A. Işıklı, Sendikacılık ve Siyaset, Ankara 1972, s. 295.<br />
19 M. Alpdündar, “Ereğli Kömür İşçileri ve Sendika Faaliyetleri”, Sosyal Siyaset Konferansları, İstanbul 1965, s. 133.<br />
20 C. Talaş, Sosyal Politika, Ankara 1967, s. 189.<br />
21 K. Boratav, 100 Soruda Gelir Dağılımı, İstanbul 1972, s. 121.<br />
22 İstatistik Yıllığı 1942-1945, s. 296.<br />
23 K. H. Karpat, Turkey’s Politics, Princeton 1959, s. 109.<br />
24 K. Boratav, 100 Soruda Gelir Dağılımı, İstanbul 1972, s. 123-127.<br />
25 H. Ülman, F. Tachau, “The Attempt to Reconcile Rapid Modernization With Democracy”, The Middle East Journal, Spring 1965; K.H. Karpat, a.g.e; K. Boratav, a.g.e<br />
26 K. Boratav, 100 Soruda Gelir Dağılımı, İstanbul 1972, s. 129.<br />
27 O. Tuna, “Batı Memleketlerine İşgücü Akımı Yönünden Doğu ve Kuzeydoğu Bölgesinde Bir Araştırma”, Sosyal Siyaset Konferansları, İstanbul 1966; A. Araş, Güneydoğu Anadolu’da Arazi Mülkiyeti ve işletme Şekilleri, Ankara 1953.<br />
28 istatistik Yıllığı 1942-1945, s. 296.<br />
29 D. E. Webster, The Turkey of Atatürk, Philadelphia 1939, s. 257.<br />
30 M. Alpdündar, “Ereğli Kömür işçileri ve Sendika Faaliyetleri”, Sosyal Siyaset Konferansları, İstanbul 1965, s. 138.<br />
31 C. Talaş, Sosyal Politika, Ankara 1967, s. 191-192.<br />
32 Z. Y. Hershlag, Turkey, The Challange of Growth, Leiden 1968, s. 291.<br />
33 N. Eren, Turkey, Today and Tomorrow, New York 1963, s. 149.<br />
34 a.g.e., s. 150.<br />
35 Z. Y. Hershlag, Turkey, The Challange of Growth, Lieden, 1968, s. 291.<br />
36 N. Eren, Turkey, Today and Tomorrow, New York 1963, s. 150.<br />
37 a.g.e., s. 150.<br />
38 a.g.e., s. 150.<br />
39 Labour Problems in Turkey, ILO, Geneva 1950, s. 37.<br />
40 F. H. Saymen, Sistematik Türk İş Hukuku Mevzuatı, İstanbul 1953, s. 282-306.</p>
<strong>Arama Terimleri:</strong><ul><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati" title="halkçılık ilkesinin öncesi ve sonrası">halkçılık ilkesinin öncesi ve sonrası</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati" title="halkçılık ilkesi öncesi ve sonrası">halkçılık ilkesi öncesi ve sonrası</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati" title="halkçılık ilkesi öncesi">halkçılık ilkesi öncesi</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati" title="atatürk\ün halkçılık ilkesi">atatürk\ün halkçılık ilkesi</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati" title="halkçılık ilkesinin öncesi vesonrası">halkçılık ilkesinin öncesi vesonrası</a></li></ul><div  class="related_post_title"><strong>Benzer Başlıklar</strong></div><ul class="related_post"><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz" title="KURTULUŞ YOLUMUZ">KURTULUŞ YOLUMUZ</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/devrim-yasak-evrim-sakincali-doneklik-yararlidir-azgelismis-demokrasimizde" title="Devrim Yasak, Evrim Sakıncalı, Döneklik Yararlıdır Azgelişmiş Demokrasimizde ">Devrim Yasak, Evrim Sakıncalı, Döneklik Yararlıdır Azgelişmiş Demokrasimizde </a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/korkmaya-devam-edin-cunku-ataturk-biziz" title="Korkmaya Devam Edin! Çünkü &#8216;ATATÜRK Biziz!&#8217;">Korkmaya Devam Edin! Çünkü &#8216;ATATÜRK Biziz!&#8217;</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/seriatci-takim-nicin-ataturku-unutturmak-istiyor" title="Şeriatçı takım niçin Atatürk&#8217;ü unutturmak istiyor?">Şeriatçı takım niçin Atatürk&#8217;ü unutturmak istiyor?</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/chpde-iki-cizgi" title="CHP&#8217;de İki Çizgi">CHP&#8217;de İki Çizgi</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halkçılık İlkesi</title>
		<link>http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-ilkesi</link>
		<comments>http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-ilkesi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 23:00:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemalist Gençler</dc:creator>
				<category><![CDATA[Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[kemalist halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[kemalizm ve halkçılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kemalistgencler.com/?p=560</guid>
		<description><![CDATA[Halkçılık, Mustafa Kemal&#8217;in TBMM&#8217;ye sunduğu ilke. Halkçılık 13 Eylül 1920&#8242;de uygun bulunularak 18 Eylül 1920&#8242;de kabul edildi. İlkede TBMM&#8217;ni halkın sorunlarını, sıkıntılarını yeni bir örgütlenmeyle ortadan kardırmak ifade edilir. Daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası tüzüğü ile 1924 esasiye kanunu metninde ilkenin belirttiği hedefler ele alındı. Halkçılık (popülizm) ilkesinin anlamı, seçmene hoş görünme politikası olarak algılanmamalıdır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Halkçılık, Mustafa Kemal&#8217;in TBMM&#8217;ye sunduğu ilke. Halkçılık 13 Eylül 1920&#8242;de uygun bulunularak 18 Eylül 1920&#8242;de kabul edildi. İlkede TBMM&#8217;ni halkın sorunlarını, sıkıntılarını yeni bir örgütlenmeyle ortadan kardırmak ifade edilir. Daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası tüzüğü ile 1924 esasiye kanunu metninde ilkenin belirttiği hedefler ele alındı.</p>
<p><span id="more-560"></span></p>
<p>Halkçılık (popülizm) ilkesinin anlamı, seçmene hoş görünme politikası olarak algılanmamalıdır. Bu ilkenin anlamı, kader siyaseti güdenlerin, halkı soktuğu uyuşukluktan kurtarıp, onun birlik ve beraberlik gücüne dinamizm kazandırmaktır. </p>
<p>Halkçılık ve Ulusçuluk bu anlamda birlikte düşünülmelidir. &#8220;Eğer bir ulus kendi yaşamı ve hakları için tüm gücünü ortaya koymazsa, onun için kurtuluş yoktur. Biz işimize köyden, komşudan, çevremizdeki insanlardan, yani fertlerden başlayarak ilerleriz. Her fert kendini kurtarmak için tüm becerisini ortaya koymak zorundadır. Bu suretle aşağıdan yukarıya, tabandan tavana sağlam bir yapı oluşturulur&#8221;. Bu, Mustafa Kemalin uygulamak istediği programın, bireylere yüklediği sorumluluğa ilişkin olağanüstü önem taşıyan bir saptamasıdır. </p>
<p>Halkın ortak yaşam ve amaç bilincinin şekillenmesi ve güçlenmesi, işgalci kuvvetlere karşı başkaldırmada ve Kurtuluş Savaşında olağanüstü özveriyle çalışmada ortaya koyduğu dayanışma sayesinde süreklilik ve anlam kazanmıştır. Buna rağmen, bu gelişme kurtuluştan sonra da çeşitli önlemlerle desteklenmiştir. Buna ilişkin olarak en somut örnek eşit haklar konusudur. Yeni devletin kuruluşunda halkın sadece bir bölümünün fiili katılımı sözkonusu olsaydı, büyük bir bölümünden yükümlülük beklemek safdillik olurdu. </p>
<p>Mustafa Kemal tarafından kurulan Halk Partisinin programında, ki adı bile başlı başına bir programdır, halkçılık şu şekilde tanımlanmıştır: Bizim için insanlar yasa önünde tamamen eşit mumale görmek zorundadır. Sınıf, aile, fert arasında bir ayrım yapılamaz. Biz, Türkiye halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir bütün olarak değil, sosyal yaşamın gereksinimlerine göre çeşitli mesleklere sahip olan bir toplum olarak görmekteyiz. </p>
<p>Bu anlamda her ferdin eşit tutulmasının gerçekleşmesi, ancak, eskiden kalan eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilirdi. Nitekim de öyle oldu. </p>
<p>Bu konuda kaydedilen en etkili devrimci atılımlardan bazıları şunlardır: Kadın-erkek eşitliği konusunda gerekli önlemlerin alınmış olması; öğretim birliğinin gerçekleştirilmiş olması; her yurttaşın öğrenebileceği yeni bir Türk alfabesinin hazırlanması ve her yurttaşın devlet organları önünde eşit muamele görmesi konusunda alınan önlemler.</p>
<strong>Arama Terimleri:</strong><ul><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-ilkesi" title="halkçılık ilkesini açıklayınız">halkçılık ilkesini açıklayınız</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-ilkesi" title="halkçılık ilkesi">halkçılık ilkesi</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-ilkesi" title="halkçılık ilkesi açıklayınız">halkçılık ilkesi açıklayınız</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-ilkesi" title="halkçılık ilkesını acıklayınız">halkçılık ilkesını acıklayınız</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-ilkesi" title="halkçılık ilkelerini açıklayınız">halkçılık ilkelerini açıklayınız</a></li></ul><div  class="related_post_title"><strong>Benzer Başlıklar</strong></div><ul class="related_post"><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-nedir-ahmet-taner-kislali" title="Halkçılık Nedir? &#8211; Ahmet Taner Kışlalı">Halkçılık Nedir? &#8211; Ahmet Taner Kışlalı</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus" title="Kurtuluş Yolumuz: İlerici Demokrat Görüş">Kurtuluş Yolumuz: İlerici Demokrat Görüş</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz" title="KURTULUŞ YOLUMUZ">KURTULUŞ YOLUMUZ</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati" title="Atatürk&#8217;ün Halkçılık İlkesi ve Çalışma Hayatı">Atatürk&#8217;ün Halkçılık İlkesi ve Çalışma Hayatı</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkciligi" title="Atatürk&#8217;ün Halkçılığı">Atatürk&#8217;ün Halkçılığı</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-ilkesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün Halkçılığı</title>
		<link>http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkciligi</link>
		<comments>http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkciligi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 22:45:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemalist Gençler</dc:creator>
				<category><![CDATA[Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün halkçılığı]]></category>
		<category><![CDATA[halkçı kemalistler]]></category>
		<category><![CDATA[kemalist ilkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kemalistgencler.com/?p=555</guid>
		<description><![CDATA[Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık, çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür. Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık, çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür.</p>
<p><span id="more-555"></span></p>
<p>Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara da (Sovyetler Birliği) halk denmektedir. Bütün bunların yanında kabul gören bir başka tanımda; muayyen bir zaman ve yerde yaşayan insan topluluklarına halk denmektedir. Cumhuriyet dönemine kadar bizde halk yerine, ahali sözcüksi kullanılmaktaydı..</p>
<p>
Ahali anlayışını yıkan Atatürk, Türkiye halkını şöyle tarif etmektedir. “Türkiye halkı, ırken, dinen ve kültürel olarak birleşmiş, birbirlerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle doldurulmuş, gelecekleri ve menfaatleri ortak olan sosyal bir topluluktur”. Görüldüğü gibi Atatürk, herhangi bir ayırımcılığı kabul etmeyip, Türkiye’de yaşayan tüm insanları bir halk olarak kabul etmektedir.</p>
<p>
Gerek modern, gerek eski devlet kuruluşlarında halk kütlelerinin varlığı esasına bakarak her toplulukta halkçılık rensibinin mevcut olduğunu sanmak yanlıştır. Tarihte devlet idaresindeki fonksiyonu şuurundan habersiz bir çok topluluklar bulunduğu gibi, zamanımızda bile halkçılığı, başka deyimle demokrasiyi boyuna tekrarladıkları halde icraatlarında bu ilkenin açığına düştüklerini ispatlayan devletler vardır. Halk demokrasisi adı altında bireylerin her türlü özgürlüğünü elinden alan bu devletlerin sistemleri yakın zamanda birer birer çökmüştür. O halde halkçılığı iyi anlamak gerekmektedir.</p>
<p>
Halkçılık “bireyler arasında hiç bir fark ayrılığı görmemek, topluluk içinde ayrıcalık kabul etmemek, halk adı verilen tek ve eşit bir varlık tanımak görüş ve tutumu” olarak tanımlanmaktadır. Halkçılık, halk devleti halk yönetimi, halkın kendi geleceğine hakim olması, yani siyasal demokrasi olarak kabul edilir. Türkiye’de halkçılığın ilk fikri tohumları Jön-Türkler döneminde ortaya atılmıştır. özellikle Celal Sahir’in yönetiminde Türk Ocağının bir organıolarak yayımlanan “Halka Doğru” dergisi bu konuda öncülük etmiştir. Solidarist bir programa sahip olan bu dergide Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura en önemli yazarlardı. “Bir manifesto niteliği taşıyan ve “Halka Doğru” başlıklı 5 sayı süren yazıyı Akçura yazmıştır. Buradaki Halkçılık, siyasal bir anlam taşımaz; daha çok halkın dertlerine eğilmek ve onları çözümlemek amacını güden romantik niteliği vardır.</p>
<p>
Ziya Gökalp’in özellikle Osmanlıca’ya karşı halk lisanını savunması semeresini 1877 Meclisinde vermiştir. “Meclis-i Mebusan’da milletvekilleri kaba Türkçe denilen Öz Türkçe ile konuşmakta ve halk ile bütünleşmeyi ön planda tutmaktaydılar. 19. yüzyılın başlarında ise Türkçülük akımı ile Anadolu halkı ile aydınlar arasında yaygınlaşmaya başlamıştı. Birinci Dünya savaşı sırasında aydınlar arasında doğan halkçılık-köycülük düşüncesinden halkın mesut bir netice beklediği, halka doğru akımın bütün canlılığı ve hızıyla sürdüğü görülmekteydi.” Jön Türkler dönemindeki bu halkçılık hareketi, Tanzimat batıcılığına tepki, halkın idare edenler tarafından geri plana itilişine tepki ve Balkanlarda görülen “populüst” ve köycü akımlarının etkisi olarak değerlendirilebilir ama siyasal bir mahiyet taşıdığı söylenemez.</p>
<p>
İşte Türkiye’de siyasal anlamda halkçılığı uygulamaya koyan Atatürk olmuştur. Atatürk Türk halkını Derne’de, Tobruk’ta, Çanakkale’de tanımıştı. Samsun’a çıktığında, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta fakir ve fedakar halk daima Atatürk’ün yanında olmuştur.</p>
<p>
Atatürk, Halkçılığı, ilk defa T.B.M.M’ne verdiği tartışma neden olan önergesinde gündeme getirmiştir. Bir tür ihtilal bildirisi olan bu önergede, “Efendiler, bu esaslara müstenit olan bir hükümetin mahiyeti suhuletle anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, hakimiyet-i milliye esasına müstenit halk hükümetidir” diyerek, siyasal anlamda halkçılığı açıkça bildirmiştir.</p>
<p>
Ocak 1921’de kabul edilen ilk Anayasamızın 1.maddesinde “Hakimiyet bila kayd-ü şart milletindir. idare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir’denerek milli hakimiyet ilkesini Anayasa hükmü haline getirilmişti.<br />
Yine Atatürk, 9 Ağustos 1923’de kurduğu siyasal partiye Halk Fırkası adını vererek, halkın aktif olarak siyasal hayata katılmasını arzulamıştır.</p>
<p>Ekim 1927’de toplanan, Cumhuriyet Halk Fırkası ikinci büyük kongresinde Halkçılık programına yer verilmişti. Bu programda; “irade ve hakimiyet kaynağı millettir. Bu irade ve hakimiyet’in, devletin vatandaşa ve vatandaşın devlete karşı vazifeleri tamamiyle yerine getirmek için kullanılması, partinin başlıca prensipleridir. Kanunlar önünde mutlak bir eşitlik kabul eden, hiç bir ferde, aileye, hiçbir sınıfa hiçbir cemaate imtiyaz tanımayan, yurttaşları halktan ve halkçı olarak kabul ederiz” denmiştir. Böylece halkçılığın, eşitlikçi niteliği de vurgulanmıştır.<br />
Halkçılık daha sonra Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerinden biri olarak Anayasalarımızda yer almıştır.<br />
Atatürk’e göre Halkçılık siyasal bir içerik taşımaktadır. Bu siyasal içerik egemenliğin kaynağı ile ilgilidir. Atatürk bu konuda; “Bizim görüşümüz -ki halkçılıktır- kuvvetin kudretin, egemenliğin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir ilkesidir” demektedir. Bizim şekli hükümetimiz tam bir demokrat hükümettir diyen Atatürk, halkçılığı çağdaş demokrasi anlayışının uygulanması olarak kabul etmektedir.</p>
<p>
Atatürk’ün Halkçılık anlayışı sınıf kavgasına karşıdır. Bu anlayış özellikle komünist rejimlerdeki gibi halkın proleterya-burjuva gibi sınıflara bölünmesini reddeder. Atatürk bu konudaki görüşlerini şöyle belirtmektedir.<br />
“Bizim nokta-i nazarlarımız, bizim prensiplerimiz cümlece malumdur ki, bolşevik prensipleri değildir ve bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık. Bizim itikadımıza göre milletimizin temin-i hayat ve tealisi kendi kabileyet-i hazmiyesiyle mütenasip olan nokta-i nazarlardır. Fakat esas itibariyle tedkik olunursa bizim nokta-i nazarlarımız- ki halkçılıktır, kuvvetin, kudretin, hakimiyetin, idarenin, doğrudan doğruya halka verilmesidir”.</p>
<p>
Halkçılık ilkesi, sadece komünizmin değil, halkı sürü gibi gören diktatörcü, şefçi, faşist kısacası tüm antidemokratik anlayış ve oluşumlara karşıdır.</p>
<p>Atatürk’ün halkçılık anlayışı ayırıcı değil, bütünleştirici bir niteliğe sahiptir. Bu anlayış sadece sınıf ve mesleki farklılıkları değil, bölgesel ve inanç farklılıklarını da aynı amaçlar etrafında birleştirmeyi amaç edinmiştir. Atatürk bu konudaki; “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakya ve Makedonyalı, hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır” diyerek, ifade etmiştir. Böylece Türkiye içinde yaşayan halk, ümmetçilik aşamasından millet aşamasına eriştirilmiştir.</p>
<p>
Halkçılık ilkesi, bütün toplum katmanlarını, birbirine eşit olarak kabul eder. Bu eşitlik, sadece ekonomik eşitlik anlamında değildir. Atatürk’ün halkçılık görüşlerinde girişim özgürlüğü olacaktır, ve çalışan daha çok kazanacaktır. Ama yasa önünde herkes eşit olacaktır. Atatürk bu konudaki görüşlerini şöyle belirtmiştir.<br />
“Ne olduğumuzu bilelim. Kurtulmak yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız. Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuzda yeri yoktur. O halde Halkçılık toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir”.</p>
<p>
Atatürk’ün Halkçılık ilkesi toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel yönden geliştirilmesini amaç edinmiştir.<br />
Osmanlı döneminde uzun süren savaşların da etkisiyle son derece yoksul düşen Türk halkı ilkel yöntemlerle sürdürdüğü tarım dışında, diğer sektörlerde faaliyet gösterememekteydi. 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir-İktisat Kongresi’nin toplanması iktisadi bağımsızlığın, siyasal bağımsızlık kadar önemli olduğu anlamına gelmekteydi. Kongre’de; “Bu dakikada sami’lerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve amelelerdir. Bunların hangisi, yekdiğerinin muarızı olabilir. çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, yekdiğerine ve ameleye muhtaç olduğunu kim inkâr edebilir” diyen Atatürk açılan iktisadi savaşa tüm toplum katmanlarını çağırmıştır. Halkın ekonomik durumunu iyileştirmek için özellikle köylü üzerinde bir yük olan Aşar Vergisi 17 Şubat 1925 tarihinde kaldırılmış, 1927 ve 1929’da çıkarılan kanunlarla 711.000 hektar toprak dağıtımı yapılmıştır.</p>
<p>
Cumhuriyet’ten önce, Türk halkı ekonomik açıdan olduğu gibi, sosyal, kültürel ve eğitim açısından da çok geri durumda bulunmaktaydı. “1920’lerin başında ancak yüzde 10’u okuma yazma bilen Türkiye’de toplam olarak 5.000 okul, 12.400 öğretmen ve 359.000 öğrenci vardı. öğrencilerin sadece 3.000’i yüksek eğitim kurumlarındaydı. Gene 1924 yılında yaklaşık 13 milyonluk nüfusa karşılık sadece 1.000 kadar doktor vardı. Sağlık hizmetlerinin geriliği ve yetersizliği, yaygın cahillik ve fakirlik nedeniyle sıtma, trahom, frengi, tifüs, tüberküloz gibi salgın hastalıklar büyük ölçüde işgücü ve refah kaybına yol açmaktaydı.</p>
<p>
Yazı devriminin gerçekleştirilmesi, halkı bilgisizlikten kurtarmak amacını gütmekteydi. Yine açılan Millet Mektepleri aracılığı ile okul çağında olmayan büyüklere de okuma, yazma seferberliği başlatılmıştı. Bu okullarda 1.000.000’a yakın vatandaşa okuma-yazma öğretildi. Halkın kültürel düzeyini geliştirmek için Halkevleri ve köylerde Halk Odaları kuruldu.<br />
Buralarda edebiyat, tiyatro, folklor, müzik, şiir, san’at olmak üzere çok önemli kültürel faaliyetler gerçekleştirildi. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Atatürk’ün halkçılık anlayışı ulus egemenliği ve demokrasi ile sıkı sıkıya bağlı olmakla birlikte, halkın ekonomik, toplumsal ve kültürel yönlerden çağdaşlaştırılması ülküsünü gütmektedir.</p>
<p>
Sonuç olarak Atatürk’ün halkçılık anlayışı; devletin emrinde tebaa olan halkın yerine, halkın emrinde olan devlet anlayışını yerleştirme hedefidir.</p>
<strong>Arama Terimleri:</strong><ul><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkciligi" title="atatürkün halkçılık anlayışı">atatürkün halkçılık anlayışı</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkciligi" title="atatürk halkçılığı">atatürk halkçılığı</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkciligi" title="atatürk\ün halkçılık anlayışı">atatürk\ün halkçılık anlayışı</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkciligi" title="atatürk\ün halkçılığı">atatürk\ün halkçılığı</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkciligi" title="atatürkün halkçılığı">atatürkün halkçılığı</a></li></ul><div  class="related_post_title"><strong>Benzer Başlıklar</strong></div><ul class="related_post"><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz-ilerici-demokrat-gorus" title="Kurtuluş Yolumuz: İlerici Demokrat Görüş">Kurtuluş Yolumuz: İlerici Demokrat Görüş</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/kurtulus-yolumuz" title="KURTULUŞ YOLUMUZ">KURTULUŞ YOLUMUZ</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkcilik-ilkesi-ve-calisma-hayati" title="Atatürk&#8217;ün Halkçılık İlkesi ve Çalışma Hayatı">Atatürk&#8217;ün Halkçılık İlkesi ve Çalışma Hayatı</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-ilkesi" title="Halkçılık İlkesi">Halkçılık İlkesi</a></li><li><a href="http://www.kemalistgencler.com/halkcilik-nedir-ahmet-taner-kislali" title="Halkçılık Nedir? &#8211; Ahmet Taner Kışlalı">Halkçılık Nedir? &#8211; Ahmet Taner Kışlalı</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kemalistgencler.com/ataturkun-halkciligi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

