“Dersimiz: Atatürk” hakkında açıklama

Turgut Özakman

Sayın Hürriyet gazetesinin 2 Nisan günlü sayısının 4.sayfasında , sayın Safa Kaplan’ın “Dersimiz Atatürk de tarihten sınıfta kaldı’ başlıklı bir yazısı yer almıştı. Yazar, NTV tarih dergisinde yayımlanan yazının özetini yapmış. Bir kısım eleştirileri aktarmış. Yazısının başlığında da NTV tarih dergisindeki yazının başlığını güçlendirerek kullanmış. NTV’deki başlık şöyle: Dersimiz Atatürk tarihten kaldı.

Hürriyet internette bu haber üç-dört gün ardarda yayımlandı.

Yazının çıktığı gün Eskişehir’e gittim, dün akşam döndüm. Yanıtım bu yüzden gecikti.

Bakalım Dersimiz : Atatürk sahiden tarihten sınıfta kalmış mı? Yoksa sınıfta kalanlar başkaları mı?

Filmi izleyip yanlışları saptayanlar ve ortak imzalı bir yazı yazan sayın yazarlar şunlar: Ahmet Kuyaş, Necdet Sakaoğlu ve Derya Tulga. Atatürk filimleriyle ilgilenmeye Veda filmi ile başlamışlar, Dersimiz: Atatürk ile devam ediyorlar. Daha önce gösterilen Mustafa filmindeki olay, olgu ve bilgi yanlışlarıyla ilgili olarak ben kısa bir kitap yazıp yayımlamıştım. Bu üç sayın yazarın Mustafa’daki yanlışlar hakkında görüşleri yok. Varsa, görmedim, özür dilerim.

Sayın yazarlar NTV dergisinde Dersimiz:Atatürk filminde buldukları 12 yanlışı (!) sayıyorlar. Önce bir kaçına değineyim:

İddialarına göre meğerse ‘M.kemal Paşa, askerlik mesleğine Sakarya Savaşı sonrası değil, ondan evvel dönmüş’. Böyle yazıyorlar, Milli Mücadele tarihine ve Atatürk biyografisine müthiş bir buluş ekliyorlar. Sakarya Savaşından sonra askerliğe döndüğünü söylemek yanlışmış.

M.Kemal Paşa 8 Temmuz 1919 gecesi askerlikten istifa etmiş, ve Başkomutan olarak yönettiği Sakarya Savaşı zaferi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 19 Eylül 1921 tarihli kararı ile kendisine mareşal rütbesi ve Gazi sanı verilmiştir. M.Kemal Paşa böylece askerlik mesleğine dönmüş, ilk kez üniforma diktirmiş ve giymiştir. Bu böyle.

Diyorlar ki:

” ..Sakarya önlerine gelen Yunan ordusu tek başınaydı. ‘Bütün dünyayı yenmiş olmak’ gibi bir durum olmazdı, olamazdı.”

Filimi seyretmeyen de filimde ‘Sakarya önlerinde dünyayı yenmek’ gibi bir iddia var sanır. Böyle bir iddia, ifade, diyalog, anlatım, sözcük, hece söz konusu bile değil. Filmi nasıl izlemişler, anlamadım. Uyduruyorlar demeye terbiyem engel, zihinleri karışmış demekle yetineceğim. Bu da böyle.

Diyorlar ki:

” M.Kemal Paşa Samsun’a ordu komutanı olarak değil, ordu müfettişi olarak yollandı.”
Arada fark var sanıyorlar galiba. Ordu Komutanlarına , barış zamanlarında Ordu Müfettişi denirdi. Yetkiler aynı, sadece ünvan değişiktir. Bu Osmanlı usulü, cumhuriyet döneminde de bir süre yürürlükte kalmıştır. Müfettiş deyince ordu komutanlığından farklı bir görev sanan yazarlar var. Kolay ve doğru anlaşılması için komutan dedim. Üstelik uzun bir tarihi özetleyen bir filim bu. Tarih kitabı değil. Müfettiş yerine komutan deyince nasıl önemli bir tarihi yanlış meydana geliyor acaba?

Bu da böyle.

Diyorlar ki:

” Atatürk’ün bir hocayla ya da başkasıyla kucaklaşıp öpüşürken gösteren bir fotoğrafı yoktur.”

Güvenilir anılar okunursa kucaklaştığını gösteren birçok sahne bulunur. Üstü başı çamurlu köylüyü de sevgiyle kucaklamıştır. Filimde kucaklaşma var, öpüşme yok. Öpüşmeyi de sayın yazarlar eklemiş. Allah Allah. Filmi seyrettiklerinden kuşku duymaya başladım. Gelelim kucaklaştığını gösteren fotoğrafı yok iddiasına. Bir olayı anlatmak için ille fotoğrafının olması mı gerekir? Atatürk Sakarya Savaşının başında attan düşüp bir kaburgasını kırdı ama yaralı bir fotoğrafı yok. Conkbayırı’nda göğsüne bir şarapnel değdi, saatini parçaladı ama bunun da fotoğrafı yok. Ne yapmalı, Fotoğrafı yok diye bu gerçekleri reddetmeli, bir film çevrilirse bu sahneleri canlandırmamalı mı? Biliyor musunuz? Büyük taarruzla ilgili hemen hemen hiçbir fotoğraf yoktur. Biri Büyük Taarruzun filmini çekerse yandı. Fotoğrafı yok diye sayın yazarlar sınıfta bırakacaklar.

Diyorlar ki:

” Sivas Kongresi sonrasındaki Meclis-i Mebusan evresi , çocuklar için yapılan filim bahanesiyle olsa gerek, atlanmış ve hemen Ankara’ya geçilmiş”.

Bahane sözünün niye kullanıldığını anlamadım. Nasıl , neden bahane arayalım ki? Sakıncalı bir evre değil ki. Ama özet olarak Atatürk’ü anlatıyoruz. Kaldı ki Meclis-i Mebusan Atatürk’ün Ankara’ya gelmesinden sonra açılıp çalışmaya başlamıştır. Ona değinince daha birçok şey anlatmak gerekirdi. Vahidettin’in ‘millet bir koyun sürüsü ‘ dediği sahneyi de anlatmak gerekirdi. Meclis’in nasıl kapatıldığını da anlatmak gerekirdi. Malta sürgünlerini, gizli anlaşmaları da anlatmak gerekirdi. 90 dakika içinde her olaya, gerçeğe yer vermeye imkan var mı? İstanbul yönetiminin hainliklerini de anlatmadım, isyanları da , Pontus, Ermeni, Fransız savaşlarını da anlatmadım, Dürrizade’nin fetvalarını anlatmadım, İstanbul hükümetinin Sevres Andlaşmasını kabul ettiğini de anlatmadım. İzmir’de idarenin törenle Yunanlılara devredildiğini de anlatmadım. Sayın yazarlar hiçbirinin eksikliği üzerinde durmamışlar, seçe seçe Meclis-i Mebusan evresinin yokluğuna değinmişler. Dedem laf ola torba dola derdi. O hesap bir iddia.

Diyorlar kı:

” 1933′te Onuncu Yıl’ı okul avlusunda kutlayanlar arasında fesli sarıklı hoca da var. Devrim yasaları gereği din görevlileri dini kıyafeti salt ibadethane içinde giyebilir. Bu yasa o zaman ödünsüz uygulanıyordu.”

Sayın yazarların filmi iyi izlemedikleri belli. Onuncu yıl kutlamasıyla ilgisi yok. Böyle bir ima da yok. Köy eğitmenlerinin köylere yaptığı katkıları , birliği canlandırmaya çalışıyor o sahne. Her okul bir cumhuriyet kalesiydi. Başına sarık koymadan din adamının da cumhuriyet bayramı kutlamalarına katıldıklarını nasıl anlatabilirdim? Adamın üzerine ‘köy imamı’ yazısını mı düşürmeliydik? Savaş sahnelerinde piyadelerden, süvarilerden biri, mensup olduklari milletin bayrağını taşırlar ki seyirci kim kimdir anlasın, savaşı şaşırmadan izlesin diye. Yoksa elde olağan bayrak hücum edilmez. Filim sanatının gereğidir. Bunu sayın yazarların anlamaları gerekirdi diye düşünüyorum. Ayrıca birşey diyeyim. Eğer bu sahne 10.yıl kutlaması olsaydı , köy imamının imam giysisi ile bulunması çok doğal olurdu. Çünkü dini kıyafetlerin ibadethanelerin dışında giyilmeyeceği hakkında yasa 3 Aralık 1934′de kabul edilmiş, Hazıran 1935′te yürürlüğe girmiştir. 10.Yıldan yaklaşık iki yıl sonra.

Arz ederim.

Diyorlar ki:

” Atatürk’ün 23 Nisan’ı çocuk bayramı olarak çocuklara armağan ettiği doğru değildir. Atatürk’ün armağan ettiğine ilişkin belge yoktur. 23 Nisan çocuk bayramı olarak Hakimiyet-i milliye bayramı ile aynı günde kutlanması , 1929′da Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kararıyladır.”

Atatürk’ün Sakarya Savaşı’nın idare ettiği hakkında da çok az belge vardır. Büyük Taarruz’da da çok az emri vardır. Bazı konularda belge aranmaz. Bazı gerçekler, olayların akışından anlaşılır. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun böyle bir kararı 23 Nisan gününe o kadar büyük önem veren Atatürk’e danışmadan, onun onayını almadan verebileceği düşünülemez. Atatürk hemen her çocuk balosuna katılmış, elbette bu konular konuşulmuştur. Çocuklara verdiği önem ve gösterdiği sevgi çok bilinen bir konudur. Hakimiyet-i milliye ve çocuk bayramları Atatürk sağken birleştirilmiş, birlikte kutlanmaya başlanmıştır (1935) . Bütün eğitim programlarımızda bu bayram Atatürk’ün armağanı olarak anılırken, ben , Atatürk filminde bunun aksini mi söylemeliydim bu üç sayın yazarı memnun etmek için?

Bu günün Atatürk’ün bir armağanı olarak değerlendirilmesi çocuklarımız için bir onur vesilesi, etkili bir uyarıdır. Onları Atatürk’ün çağdaşlık idealine yakın tutar.

Diyorlar ki:

” Ülke padişahındı milletin oldu cümlesi 2.Meşrutiyeti yok sayıyor.”

Kağıt üzerinde öyle gibiydi. Filmdeki ‘ülke padişahındı milletin oldu’ cümlesi, büyük bir gerçeğin özetidir. ‘Cumhuriyet’, içinde daha bir çok ilkeleri, özellikleri, amaçları, nitelikleri taşıyan büyük bir idealin kısa adıdır. O kadar söylemekle yetinilmiştir. Sorabilir miyim? Sahi 2.Meşrutiyet ile ülke sahiden milletin oldu mu? Öyleyse Anadolu ihtilali niye yapıldı? Hakimiyet-i milliyeciler niye idama mahkum edildi? Meclis-i Mebusan niye kapatıldı? Sevres Andlaşması ve eki olan Üçlü Anlaşma nasıl imzalanabildi? Padişah TBM Meclisini niye tanımadı? Damat Ferit beş kez Sadrazamlığa nasıl gelebildi? Dürrizade o fetvaları nasıl , neden verdi? Hükümet sözcüsü Ali Rüştü Efendi, hangi cesaret ve anlayışla, “Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz !” diyebildi? Bunu dedikten sonra da bir sonraki hükümette de nasıl olup Adliyet Nazırı olarak kalabildi? Binlerce soru geliyor. Bu kadarı yeter sanıyorum.

On iddianın da yanıtlarını okudunuz.

İki eleştirileri daha var.

Birincisi: En yaşlı üye Sinop milletvekili rahmetli Mehmet Şerif Bey gerçekten sarıklı değildir. Sarıklı olması yanlıştır. Bu sahneler çekilirken ameliyattan yeni kalkmıştım. Yürümeyi yeniden öğrenmeye çalışıyordum. Açıkcası çekimlere katılabilseydim, bu yanlış olmazdı. Gençlerimizin büyük bölümünün yakın tarihimiz hakkında pek az şey bildiğini ortak bir acı olarak belirtmek zorundayım. Daha acısı , hangi kaynaklara bakılarak doğru bilgi edinilebileceğini de bilenleri az. Bir ön çalışma yapsalardı, Türk Parlamento Tarihinin 1919-1923 dönemine ait 3.cildine baksalardı (s. 864) , sayın yazarlar gibi, benim gibi, onlar da doğruyu öğrenirlerdi. Sayın yazarların gözünden kaçmış bir yanlışı da ben ekleyeyim. Tutanak katiplerinden ikisi de , nedense, sarıklıydı. Bütün bir teknik takımı ve gerekli elemanları Ankara’ya bir daha getirtmek kabil olmadığından bu sahne yeniden çekilemedi.

İkinci bir eleştirileri de şöyle:

” Filimde abur cubur donatılmış dar düdük sofranın çevresinde, tek görevleri “efendimiz isabet buyurdu” demekten ibaret , hazol oturuşlu zevat, Çankaya sofralarının pek çok uzağına düşüyor.”

1. Sofranın üzeri sahiden, Atatürk sofralarının sadeliğine ve zerafetine aykırı olarak, birçok meze ile doluydu. Bu eleştiri haklı. Dar düdük sofra deyimini yadırgadım. Sofranın zarif olması gerektiği anlatılırken uslubun zarafetten uzağa düşmesi yazarlar adına bir talihsizlik olmuş.

2.Sofrada bulunan kimseler hakkında şöyle diyorlar: Tek görevleri ‘efendimiz isabet buyurdu’ demekten ibaret, hazır ol oturuşlu zevat (kimseler) , Çankaya sofralarının pek uzağına düşüyor.”

Sayın yazarların Atatürk sofraları hakkında pek az şey bildikleri , hep eğlence veya tartışma, çatışma sofrası filan sandıkları anlaşılıyor.

Ben Atatürk hakkında tek satır yazmadan, mütevazi bir iddiada bile bulunmadan önce, bütün görgü tanıklarının , yerli-yabancı, Atatürk hakkındaki söylediklerini topladım. Kendime kalın bir dosya hazırladım. Ondan sonra Atatürk hakkında yazmaya, konuşmaya cesaret ettim.

Keşke herkes böyle yapsa. Yanlışa düşmese, yanlışta ısrar etmese. Gerçeği sulandırmasa, sıkışınca uydurmasa.

Tartışmalı günler de olurdu, sakin, ara sıra neşeli günler de. Ama laubalilik söz konusu olamazdı. Sarhoş olan, ölçüyü kaçıran bir daha o sofrada bulunamazdı. ( İki istisnası vardır, Dr.Reşit Galip, Ali Çetinkaya. Bunlar da ancak bir kez bağışlanmıştır. ). En yakın arkadaşları bile Atatürk’e saygılı davranırlardı. Belki de en çok saygılı davranan onlardı. ‘Sen’ diyen bir kişi vardı, Nuri Conker. Ama o da hiçbir zaman laubali olmamıştır. Zarafetiyle ünlü biriydi. Atatürk gençliğinden beri kimseyle laubali olmamıştır.

Atatürk bir konu hakkında düşüncesini, tasarısını anlatıyorsa, önemli bir bilgi veriyorsa, sofrasındakilerin onu saygıyla , dikkatle dinlemesinden daha doğal ne olabilir. Saygılı oturuş, hazır ol oturuş değildir. Edepli, terbiyeli , adam gibi oturuş demektir. Şimdi de ciddi bir masada böyle oturulur. Dirsek dayanmaz. Yan oturulmaz. Kaykılınmaz. Hızlı içilmez. Biri konuşurken ne yenilir, ne içilir, dinlenir. Dalkavuk oturuşu hiç değildir. Dalkavukların böyle toplu halde Atatürk sofrasında bulunabileceğini hayal eden biri varsa, söyleyeyim, şiddetle yanılıyor! Bunu hayal eden Atatürk hakkında hiç bir şey bilmiyor demektir. Cahiller, başarısızlar, zavallılar, yetersizler, akıl fukaraları dalkavuk arar.

Çankaya sofralarının özellikleri ciddi, düzeyli, yararlı, ufuk açıcı, özgür, üretici, gerektikçe tartışmalı, çekişmeli olmasıdır.

Sayın okurlar, sevgili izleyiciler!

Üç sayın tarihçimizin Dersimiz:Atatürk filmi hakkındaki 12 iddia ve eleştirisini ve yanıtlarını okudunuz.

10′u bütünüyle yanlış, biri bütünüyle doğru (M.Şerif Beyin başlığı konusu) , birinin yarısı doğru( sofranın çok mezeyle dolu olması) .

Bilanço bu.

Tarihten sınıfta kalan sizce kim?

Saygılarımla.


Okunma sayısı: 124

Paylaş:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • MySpace
  • Twitter
  • BlinkList
  • StumbleUpon
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (Henüz değerlendirme yok)
Loading ... Loading ...

Yorum Yaz

+ -


atatürk atatürk milliyetçiliği atatürk ve meclis chp Cumhuriyet Halk Partisi deniz baykal Devletçilik Devrimcilik Halkçılık kemalist milliyetçilik Kemalizm kemal kılıçdaroğlu laik devlet Laiklik Milliyetçilik mustafa kemal türk devrimi türk milliyetçiliği Türk Ordusu uğur mumcu