- Millet tek vücut olup milli hakimiyet esasını ve Türklük duygusunu amaç edinmiştir
13 Mayıs 1919: İzmir’e çıkacak Yunan kıtaları gemilere bindiriliyor, kıta komutanı o günkü bildirisinde şunu diyor:
“Esaret altında yaşayan kardeşlerimizi kurtarmaya gidiyoruz”. Aynı gün, Venizelos, İzmir’in işgal edildiğine dair bildirisini bir kilisede okuyor.
14 Mayıs 1919: Foça ve Urla istihkâmları Yunan ve İngiliz kıtaları tarafından işgal ediliyor. Aynı gün İzmir’de “Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi” kuruluyor. İlk beyannamesi şöyle:
“Ey talihsiz Türk! Wilson prensipleri bahanesiyle senin hakkını elinden alıyorlar ve namusunu kirletiyorlar. Güya burada çok Rum varmış ve güya Türkler Yunanlıların gelişini sevinçle karşılamışlar, şimdi sana soruyorum. Burada Rum senden fazla mıdır? Yunan egemenliğini kabul ediyor musun? Artık kendini göster, maşatlıkta toplanalım.” O akşam İzmir’de muhteşem bir miting yapılıyor.
16 Mayıs 1919: Mustafa Kemal Bandırma vapuruyla İstanbul’dan yola çıkıyor.
17 Mayıs 1919: Mustafa Kemal İnebolu’ya varıyor.
18 Mayıs 1919: Sinop’a varıyor.
19 Mayıs 1919: Mustafa Kemal Samsun’a ayak basıyor. Bu tarih millî kurtuluşun başlangıcı, Dünya’nın “mazlum milletlerine” özgürlük güneşinin ufuklarda belirdiği bir çağın başlangıcıdır.
20 Mayıs 1919: Mustafa Kemal, sadrazama şu telgrafı çekiyor: “İzmir’in işgali, yakından temasta bulunduğum milleti ve orduyu tasavvur edilemeyecek şekilde yaralamıştır. Ne millet ne de ordu, varlığına karşı yapılan bu saldırıyı kabul etmeyecektir.”
21 Mayıs 1919: Mustafa Kemal Genelkurmay Başkanlığı’na şu telgrafı çekiyor: “Mütarekeden sonra bütün Rumlar, Yunanlılık emeliyle her taraftan şımardığı gibi bu bölgede de Pontus Hükûmeti’ni kurmak gibi bir safsata etrafında toplanmış ve tekmil Rum çeteleri siyasî bir şekle dönüşmüştür.”
Mustafa Kemal aynı gün Kâzım Karabekir’e şu telgrafı çekiyor: “Genel durumumuzun almakta olduğu vahim şekilden çok üzgünüm, millete ve memlekete borçlu olduğumuz ve son vicdanî görevi yakından ve ortak çalışmayla yerine getirme düşüncesiyle bu son memuriyeti kabul ettim. Bir an önce zatıâlinize kavuşmak arzusundayım.”
22 Mayıs 1919: Mustafa Kemal, Başbakanlığa şunu yazıyor: “Millet tek vücut olup millî hâkimiyet esasını ve Türklük duygusunu amaç edinmiştir.”
23 Mayıs 1919: Sultanahmet’te iki yüz bin kişinin katıldığı bir miting yapılıyor.
21 Haziran 1919: Amasya Genelgesi hazırlanıyor. Bu vesikada Mustafa Kemal’in yanında Ali Fuat Paşa, Rauf Bey ve Refet Bey’in imzaları bulunuyor.
22 Haziran 1919: Mustafa Kemal Amasya’dan mülkî ve askerî makamlara şu genelgeyi yolluyor: “Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır. Sivas’ta bir millî kongrenin acele toplanması kararlaştırılmıştır. Bunun için bütün vilâyetlerin her livasından, milletin güvenine mazhar üçer delegenin mümkün olan süratle yola çıkarılması icap ediyor. Her ihtimale karşı durumun bir millî sır halinde tutulması lâzımdır.”
Aynı gün Karabekir Paşa Harbiye Nezareti’ne bu telgrafı çekiyor: “Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişlikten alınması tehlike olacaktır.”
- Açıkça söyleyeyim, zamanı gelince hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır
13 Temmuz 1919: Karabekir, Mustafa Kemal’e şu telgrafı çekiyor: “Hizmetleri ve fedakârlığı bütün cihanca kabul edilmiş olan ve ordu ve milletin övünme sebebi bulunan zâtı samilerinin istifaya mecburiyetlerinden dolayı şahsım ve kolordum son derece müteessirdir. Yalnız kutsal millî gayemiz için savaşmaktan hiçbir an geri durulmayacağı hakkındaki vaadinizle müteselli olduğumuzu arz ile vatan ve milletimiz için her türlü mesaide Cenab-ı Hakkın başarılar ihsan buyurmasını diler ve kolordumun saygılarını sunarım.”
14 Temmuz 1919: Erzurum’da yayınlanan “Al bayrak” gazetesi şunu yazıyor: “Mustafa Kemal Paşa’nın Kumandanlık’tan istifası, bir azim ve iman vesikasıdır. Millette, henüz eski kanın sönmemiş olduğunu gösterir muazzam bir delildir.”
20 Temmuz 1919: Mazhar Müfit, Mustafa Kemal’e soruyor:
- Muvaffakiyet takdirinde, hükümet şekli ne olacak?
- Mustafa Kemal’in cevabı: “Açıkça söyleyeyim zamanı gelince hükümet şekli, cumhuriyet olacaktır.”
22 Temmuz 1919: Mustafa Kemal’in, İstanbul’da, Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ya telgrafı: “Siz ve arkadaşlarınız yerlerinizi namus erbabına ne kadar çabuk bırakırsanız belki, o ölçüde milletin bağışına mazhar olursunuz.”
22 Temmuz 1919: İstanbul’da, İngiliz ve Fransız yüksek komiserlerinin kararı: “Mütareke tam uygulanacak, meşru olan Padişah desteklenecek ve her çeşit bağımsızlığa karşı konulacaktır.”
1 Ağustos 1919: Karabekir Paşa’nın Harbiye Nazırı’na cevabı: “Mustafa Kemal gibi memlekette namusu ve güzide hizmetleriyle tanınmış ve daha 20 gün önce memleketin yarısına kumanda etmiş bir zatın tevkifine kanunî bir sebep olmayacağını ve böyle bir tevkifin halk ve ordu gözünde iyi sayılmayacağı cihetle Mustafa Kemal Paşa’nın tevkifine hâl ve vaziyetin müsait olmadığını arz eylerim.”
5 Ağustos 1919: Karabekir Paşa’nın Harbiye Nazırı’na telgrafı; “Erzurum Kongresi’nde siyasî veya şahsî hiçbir tesirin mevcut olmadığı kesinlikle anlaşılmıştır. Endişe-i namus ve hayattan doğan millî cereyan galeyan halinde olup teskini için, biricik çare, Millet Meclisi’nin derhal toplanmasıdır. Bu olmadığı takdirde millî olayların kendiliğinden bu amaca varacağını arz ederim.”
7 Ağustos 1919: Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi bittiği gün Mazhar Müfit’in hatıra defterine yazdırdıkları: “Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır. Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Kadınların örtünmesi kalkacaktır, fes kalkacaktır. Medenî milletler gibi şapka giyilecektir.”
10 Ağustos 1919: Halide Hanım’ın, Mustafa Kemal’e mektubu: “Davamızda yardımcı olabilmesi için bölünme ve yok olma korkusu karşısında kendimizi Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz.”
27 Ağustos 1919: Mustafa Kemal’in o gün arkadaşlarına söyledikleri: “İstanbul, bir Amerikan mandasıdır tutturmuş gidiyor. Bu olmayacaktır. Türkiye tam bağımsızlığa sahip olacaktır. Bu gafiller sanıyorlar ki istenen mandada egemenliğimize ve vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış. Böylesine Amerikalılar değil çocuklar bile güler. Hayır beyler hayır, manda yok. Ya istiklâl ya ölüm var!“
2 Eylül 1919: Mustafa Kemal, Sivas’a geliyor.
3 Eylül 1919: Mustafa Kemal’in, Ali Fuat Paşa’ya telgrafı: “Kumandayı katiyyen bırakmayınız.”
- Türk milleti yaşama ve bağımsızlık hakkının savunmasına davet edildi
9 Eylül 1919: Ali Fuat Paşa’nın, Sivas Kongresi kararıyla “Garbî Anadolu, Umum Kuva-yi Milliye Kumandanlığı”na tayini.
26 Eylül 1919: Konya valisinin kaçması üzerine Konya halkı toplanarak Vehbi Hoca’yı, vali vekili seçiyorlar.
27 Eylül 1919: Asiler I. Bozkır ayaklanmasını yapıyorlar.
6 Ekim 1919: Yunus Nadi Bey, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın teklifiyle Mustafa Kemal’le telgraf görüşmesi yapıyor. Maksat, millî heyetle (Heyet-i Temsiliye) İstanbul’u anlaştırmak.
7 Ekim 1919: Harbiye Nazın Cemal Paşa’nın, Mustafa Kemal’e telgrafı: “Kabine sizinle aynı fikirde, millî iradenin hâkimiyetini kabul eder. Hükümet, harice karşı millî iradeye ve temsil heyetine dayanacaktır.”
16 Ekim 1919: Mustafa Kemal Paşa’nın Temsil Heyeti üyeleriyle beraber Amasya’ya gelmesi.
20 Ekim 1919: 2. Bozkır isyanı
22 Ekim 1919: Amasya görüşmelerinin sona ermesi ve 5 adet protokolün imzalanması.
24 Ekim 1919: Mustafa Kemal, Ruşen Eşrefe şu demeci veriyor : “Dünya, milletimizin hayatına ya hürmet edip, onun birlik ve bağımsızlığını tasdik edecek ya da son topraklarımızı, son insanlarımızın kanıyla suladıktan sonra bütün bir milletin ölüsü üstünde redolunmuş istilâ hırsını tatmin etmek mecburiyetinde kalacaktır.”
15 Mart 1920: İstanbul’da 150 Türk aydının tutuklanması.
16 Mart 1920: İngiltere, Fransa ve İtalya Yüksek komiserlerinin ortak bildirileriyle İstanbul’un askerî işgal altına alınacağı tebliğ ediliyor.
Aynı gün Şehzadebaşı Karakolunda 6 erimiz şehit ediliyor, 15 erimiz yaralanıyor. Manastırlı Hamdi Efendi adında bir telgrafçı İstanbul’un işgal edildiğini Mustafa Kemal’e bildiriyor. O gün bu işgale karşı Mustafa Kemal’in yabancı devletlere gönderdiği protesto: “Osmanlı milletinin siyasî egemenliğine ve özgürlüğüne indirilen bu son darbe, hayatını ne pahasına olursa olsun savunmaya azmetmiş olan biz Osmanlılardan ziyade XX. medeniyet asrının kutsal saydığı bütün esaslara özgürlük, milliyet, vatan duyguları gibi bugünün insan toplumuna esas olan bütün ilkelere ve bunları oluşturan insanlığın umumî vicdanına yöneliktir.”
O gün Mustafa Kemal Paşa, millete şu bildiriyi yayınlıyor “Bugün İstanbul’u zorla işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’nin 100 yıllık hayat ve egemenliğine son verildi. Yani Türk milleti, medenî kabiliyetinin, yaşama ve bağımsızlık hakkının savunmasına davet edildi.”
18 Mart 1920: Millet Meclisi son toplantısını yapıyor.
Yunus Nadi’nin çıkardığı “Yeni Gün” gazetesinin, matbaası İngilizler tarafından basılıyor.
19 Mart 1920: Mustafa Kemal, Ankara’da bir Meclis toplanması yolunda acele seçim yapılması için vilâyetlere ve komutanlara genelge yolluyor.
20 Mart 1920: İsmet Paşa, İstanbul’dan tekrar Ankara’ya dönüyor.
27 Mart 1920: İngilizler, Ali Sait Paşa, Süleyman Nazif, Ebüzziya, Celâl Nuri, Ali Çetinkaya, Ahmet Emin’i Malta’ya sürüyorlar.
6 Nisan 1920: Ankara’da, “Anadolu Ajansı” kuruluyor.
10 Nisan 1920: Ankara Müftüsü Rıfat Efendi, Dürrizade’nin fetvasına aksi fetva veriyor.
21 Nisan 1920: Mustafa Kemal vilayetlere Meclis’in 23 Nisan’da toplanacağını bildiriyor.
23 Nisan 1920: Ankara’da TBMM açılıyor.
- Meclisin üyeleri tarihi görevlerini kahramanca yerine getirmişlerdi
Birinci Meclisin yapısı:
23 Nisan 1920’de toplanmış olan Birinci Meclis, son Osmanlı Meclisi’nin dağılması üzerine Ankara’ya katılımlarla yeni seçilip gelenlerden kurulmuştu. Bu seçim formalite bakımından demokratik ve nizamî değildi. Fakat halkın güven ve sevgisini kazanmış ve her fedakârlığa hazır vatanseverlerden kurulmuştu. Onları birleştiren tek fikir memleketin istilâdan kurtarılmasıydı. Meclisin terkibine bakarsak okumuş kişiler eşraf sınıfı ve ilmiye mensuplarının çoğunlukta olduğu görülür. Okumuş grupta akademik öğretim görmüş olanlar azınlıktaydı, hatta parmakla gösterilecek kadar azdır. Bunlar harbiye, mülkiye ve pek az sayıda tıbbiyelidir. Fakat kendi kendini yetiştirmişler çoğunluktaydı. Bunlar için Meclis bir aktif rolünü oynamıştır: Atatürk’ün baş öğretmen olduğu bir okul!
Bu Meclis yaşamından sonra içlerinden yüksek düzeyde fikir adamlarının ortaya çıktığı görülmüştür. Menşe ne olursa olsun bu Meclisin üyeleri tarihî görevlerini kahramanlıkla yerine getirmişlerdir.
Birinci Mecliste fikir akımları:
Hepsi vatansever, hepsi fedakâr olan ve tarihî bir görev yüklendiklerinin bilincinde olan Birinci Meclis üyeleri, şüphesiz öteden beri memlekette yer etmiş fikir akımlarının etkisindeydiler. Zaman zaman egemenlik ve üstünlük kazanmış olan bu fikir akımları, İslamcılık, Osmancılık, Türkçülük odaklarından geliyordu. Ayrıca hilâfet ve saltanat makamlarının dokunulmazlığını zorunlu gören gruplar yanında “kayıtsız şartsız ulusal egemenlik” tezine bağlı, o zaman sayıca küçük de olsa, bir grup bulunmaktaydı. Son yüzyılda İslamiyet, politik yorumlara tâbi tutulmuştu. Bunların kaynağı Kuran’da bulunan bir ayetin farklı yorumlara bağlanmasından geliyordu. Bu ayetin anlamı şuydu: “Kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki bu kitapta yer almamış olsun”.
Şüphe yok ki, gerçek dindarlar nazarında bunun anlamı iman ve ahlâk kurallarının tam olarak Kuran’da yer almış olmasıydı. Fakat çeşitli sebeplerle bu anlamla yerinilmemiş ve zaman zaman çok aykırı ve çok tehlikeli olabilecek yorumlar yapılmıştır, öyle ki, dini politik maksatlarla kullanmak isteyen grupların bir kısmı, İslamcılığı emperyalist emellere vasıta etmek istemişler, başkaları diğer siyasî akımlar yolunda yorumlamışlar, bu suretle kutsal din, politika yoluna sürüklenmek istenmiştir. Kuran’da halifelik ve sultanlık kavramları olmadığı halde bu müesseseler dinin bir unsuru gibi gösterilmek istenilmişti. Meclis’te de tabii bu fikre yatkın olanlar bulunuyordu. Ayrıca bu makamların lüzumuna, memleketin genel yönetimi bakımından ihtiyaç hissedenler vardı.
Osmanlıcılık, özellikle Ziya Gökalp’ten sonra, yerini Türkçülüğe bırakmıştı. Fakat bunun nüansları vardı. Bütün Türkleri bir bayrak altında toplama idealini güdenlerin yanı sıra, Türk dünyasını manevî olarak ve ortak kültür mihverinde toplayıp birleştirmek isteyenler de vardı. Memleket, Birinci ve İkinci Meşrutiyet denemeleri, millet egemenliği ve demokrasiye yönelik bakımından bazı tecrübeler edinmişti. Fakat bu tecrübelerin sonucunu olumlu ya da olumsuz bulanlar vardı. Nihayet sosyal ve ekonomik görüşlerde farklar da beliriyordu. Rus İhtilali’nden sonra antiemperyalizm ve antikapitalizm hareketleri bütün dünyada olduğu gibi bizde de yankılar uyandırıyordu. Aslına bakılırsa bizim ve Ruslar’ın antiemperyalizm görüşünde önemli ayrılık vardı.
- Çağdaşlaşmadan kazanmış olduğumuz zaferi korumak mümkün değildir
Bizim antiemperyalizm hareketimiz, evvelâ kendimize uygulanmıştı, öyle ki Misak-ı Milli’yle, millî hudutlarımız kesin olarak belirlenmiş bunun dışında bir emel beslememiz bertaraf edilmişti. Oysa Sovyetler’in antiemperyalizm tezi kendileri için yürürlükte değildi. Öyle ki Rus olmayan birtakım unsurlar Rusya hududu içine zorlanmıştı. Antikapitalizm için de aynı şey söylenebilir. Sovyetler’de antikapitalizm, sadece kapitalist denen bir zümreye karşı olduğu halde Türkiye’de, sosyal karakterdeydi.
Birinci Meclis’teki fikir tartışmalarının bir odağı da, Batı dünya görüşü noktasındaki ayrılıklardı. Meclis’in önemli bir kısmına göre Batı’ya yöneliş “bizi biz olmaktan çıkaracaktı”. Onlara göre Batı dünya görüşü insanlığın değil, bir iki Batı memleketinin malıydı. Bugün dahi sürmekte olan bu tartışmaya açıklık kazandırabilmek için şunu söylemeliyiz: Batı dünya görüşü bir çağdaşlaşma olayıdır.
Bu görüşün yapısında şu unsurlar bulunmaktadır:
1- Kadim kültürlerin izleri;
2- Bu kültürleri bir arayış ifade eden Rönesans hareketi;
3- Büyük Fransız İhtilâli’yle ortaya çıkan, fakat dünyanın malı olacak olan özgürlük ve eşitlik ilkeleri;
4- XIX. yüzyılın başından itibaren zaferden zafere, fetihten fetihe koşmakta olan müspet ilimler.
İşte, bunların toplamına çağdaşlık veya Batı dünya görüşü denmektedir. Atatürk ve ona paralel düşünenler için bağımsızlığımızı kazansak bile çağdaşlaşmadan, o zaferi korumak mümkün değildir. Oysa karşı grup bundan çekiniyor. Türklüğümüzün ve Müslümanlığımızın bu fikirden zarar göreceğini sanıyor, bunlar en tehlikeli çıkış olarak Batıdan müspet ilimlerin alınmasını gereksiz karşılıyorlardı. Onlara göre andığımız ayet bütün müspet ilimlerin Kuran’da aranması gereğini doğuruyordu. Bazı gruplar daha da ileri gidiyorlardı. Meselâ Mevlâna’ya göre ilim iki türlüdür. Birisi insanın sağlığında elde edebileceği bilgiler ki Mevlâna bunlara maddî bilgiler diyor. Ona göre bu bilgiler aldatıcıdır, bir değeri yoktur. Asıl bilgi manevî ve ilahî olandır ki bu ancak öldükten sonra elde edilebilir.
İşte, bütün bu görüşlerin tabiatıyla Birinci Meclis’te yankılanması vardı. Hemen söylemeliyiz ki bu fikir ayrılıkları Birinci Meclis’in şahsiyetine ve kutsallığına ve mebusların iyi niyetine bir gölge düşürmemiştir. Bir ihanet bahis konusu değildi. Sadece engin bir tarihe malik olan bir milletin fertlerinde yerleşmiş fikir ve müşahadelerin bir iziydi bu.
Muhafazakâr zihniyette olanlar, hızlı bir çağdaşlaşmanın karşısında yer alıyorlar ve “mukaddesatı muhafaza” grubunu meydana getiriyorlardı.
Meclisteki muhalefetin bir kaynağı da şuydu:
Mustafa Kemal, tarihimizin en büyük başarısına erişmişti. Düşmanı yenmiş, yurdu kurtarmış, tam bağımsızlığı sağlamış, kapitülâsyonları ortadan kaldırmıştı. Bu muazzam başarılarda elbette büyük meclisin özellikle önderi olan Mustafa Kemal’in şeref payı büyüktür. Bazı milletvekilleri bir insan için erişilmesi güç olan bu şerefli başarıların bir dikta rejimine götürmesi endişesi taşıyorlardı. Bir kısım muhalefet grupları ana grup olan Müdafaa-i Hukuka karşı zıt gruplar kuruyorlardı. Onların bir dayanağı daha vardı. O da Müdafaa-i Hukuk’un ve ondan doğmuş olan Halk Partisi’nin bir tatbikat programı bulunmamaktaydı. Onlar böyle bir program hazırlamak ihtiyacını ileri sürüyorlardı. Bu yüzden muhalefet ediyorlardı.
Yeniçağ
Okunma sayısı: 291




Mayıs 9th, 2010
Kategori: 
Etiketler: