- Mustafa Kemal, Alman ordusunu yakından biliyor ve bu ordunun yenilmezliğine inanmıyordu
Aslında yalnız kalmamak korkusunu taşıyan Osmanlı İmparatorluğu, daha maharetli davranan Alman blokuyla kader birliği etmeyi şerlerin ehveni saymıştı. Ne çare ki bu şer de ehven değildi. Almanya da genişlemek, yayılmak peşindeydi. Bunun ilk etabı olarak “Berlin-Bağdad mihveri”ni oluşturmayı plânlamıştı. Fakat başarılı olduğu takdirde plân bununla yetinmeyecekti. Bağdat, Almanlar için bir sıçrama tahtası olacaktı ve İngiliz emperyalizmiyle yarışma, Hindistan üzerinde olacaktı.
Osmanlı İmparatorluğunun kendisine platonik gibi görünmüş olan Alman blokuna yaklaşmasının bir sebebi de politik ve coğrafî kaderde bir ortaklığın mevcut olmasaydı. Biz asırlardan beri Doğudaki büyük tehdidin baskısı altındaydık. Zamanla genişleyen Rusya, Avrupayı ve bu meyanda Almanya’yı tehdit etmeye başlamıştı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kararında pek göze görünmeyen, fakat nihaî bir rol oynamış olan önemli bir faktör daha vardı: Başta Enver Paşa olduğu halde, İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri Almanya’nın yenilmezliğine inanmışlardı.
Hürriyet inkılâbını başarmış olan Türk ordusu, o dönemde siyaset çukuruna saplanmış bulunuyordu. Subaylar askerî görevlerinden ziyade, siyasî partilerde hâkim yerler elde etmeye koyulmuşlardı. Bunların başında gelen Enver Paşa, Harbiye Nazırlığını yani fiilen ordumuzun başkomutanlığını ele geçirmişti. Siyasî nüfuzunu arttırmak ve “Âlem-i İslam” ütopyasında nüfuz kazanmak için bir de halife ve padişah damatlığını elde etmiştir. Böylece fiilen bütün iktidarı elinde toplamıştı. O kadar ki bir emrivaki halinde memleketi Cihan Harbine sokarken ne hükümete ne de İttihat ve Terakki genel merkezine haber vermek lüzumunu duymuştu.
Türk ordusu 4 sene kahramanca çarpıştı
Bütün bu durumları uzaktan gören ve memleketin içine düşmekte olduğu uçurumu anlayan bir kişi vardı: Sofya elçiliğimiz Askerî Ataşesi Yarbay Mustafa Kemal. Mustafa Kemal, başlıca ordular gibi Alman ordusunu da yakından biliyor ve bu ordunun yenilmezliğine inanmıyordu. Üstelik, Fransa ve İngiltere’nin sahip oldukları maddî potansiyeli de çok yakından biliyordu. Onun hesaplarına göre harp Türkiye için daha o günden kaybedilmiş bulunuyordu. Sonraki olaylar gösteriyor ki Mustafa Kemal kaybedileceğine inandığı bu harpten sonra memleketin kaderi üzerinde düşünmeye ve hazırlanmaya, o günden düşünmeye başlamıştır. Bu vahim şartlar altında Türk ordusu, cibiliyetine yakışır bir şekilde 4 sene kahramanca savaştı. Kahramanlığın bu derecesini düşmanlarımız da beklemiyordu. Öyle ki bütün kin ve öfkelerine rağmen bu kahramanlığa duydukları hayranlığı ifadeden çekinmiyorlardı. Şüphe yok ki bu kahramanlıklar serisinin başında Çanakkale destanı geliyordu. Bu destanın kahramanı Albay Mustafa Kemal’in, milletin ümidi ve sevgilisi oluşu, o zaferle başlamıştır. Fakat bu münferit zaferlere rağmen, harbin kaderi 1918 yılı başından itibaren belirmeye başlamıştı: Gerçi merkezî devletler hiçbir yerde bir meydan savaşı kaybetmemişlerdi. Fakat hesaba gelmez madde ve silâh üstünlüğü karşısında harbi başaramayan merkezî devletler tükenme haline girmişlerdi. Memleketimiz de bu grubun içindeydi. Nihayet kader, hükmünü icra etmişti ve başta Almanya olarak, merkezî devletler ve en sonra biz mütarekeye talip olmuştuk. Bu karar üzerine Talât Paşa başkanlığındaki kabine istifa etmiş ve yerine İzzet Paşa Kabinesi kurulmuştu.
- Kuvvetli bir kabine lâzımdır. Orduyu Mustafa Kemal Paşadan başkası idare edemez
Vahdettin’e telgraf…
O günleri Mustafa Kemal’in ağzından dinleyelim: “Halep’te bulunduğum günler zarfında memleketin genel durumunu kendi kendime inceledim. Durum şuydu: Müttefiklerimiz ve biz partiyi kaybetmiştik. Fakat Türkiye için mesele, bütün varlığını kaybetmeye varacak kadar korkunçtu. O tarihte düşünülecek şey kaybolduğuna şüphe kalmayan partiyi kazanmak olamazdı. Sadece varlığımızı korumak için en çabuk ve kesin çarelere başvurmakta tereddüt etmemeliydik. Hatta bu uğurda bütün müttefiklerimizden ayrı olarak gerekirse kendimizin vaziyet alması zorunlu olabilirdi. Halbuki, harbi bu neticeye sürükleyen o günkü kabineden böyle bir şey beklemek yersizdi. Derhal bu kabineyi düşürmek, onun yerine benim düşündüğüm tarzda iş görebilir yeni bir kabineyi iktidar mevkiine getirmek gereğine inandım. Şunu da ilave etmeliyim ki tasavvurlarımı tatbik edebilmek için bu yeni kabinede mutlaka bütün ordunun kumandasının bana verilmesi gerektiğine kanaat getirmiş bulunuyordum. Vaziyet buhranlı olduğundan ve alınacak tedbirlerin çok ciddî ve acele olması lâzım geldiğinden bu mütalâamı telgrafla padişah Vahdettin’e bildirdim. Yeni kabine için sadrazam olarak İzzet Paşayı, Nezaretlere de başka arkadaşların isimlerini tavsiye ettim. Aynı telgrafla kendimin de kabinede Harbiye Nazırı olarak bulundurulmaklığımı, çok samimî bir dille istedim.
Çok geçmedi, Talât Paşa kabinesi istifa etti; İzzet Paşa’nın reisliğinde yeni kabine kuruldu. Bu teşekkülün benim telgrafımla ilgili olup olmadığı hakkında birşey diyemem, ancak tavsiye ettiğim arkadaşların önemlileri kabineye girmişlerdi. Yeni kabinenin kuruluşundan sonra sadrazam paşadan aldığım telgraf hatırımda kaldığına göre şu cümleyle bitiyordu: “Barıştan sonra bize katılmanız Tanrı’dan umulur.”
Bir telgrafla verdiğim cevapta şunları anlatmaya çalıştım: Ben barışın çabuk gelmeyeceğini, sulha kadar çok buhranlı ve mühim durumlar karşısında kalacağımızı ve bu zorluklar içinde vatanıma çok hizmetler yapmak kabil olduğunu bildiğim içindir ki Harbiye Nezareti makamını istemiştim. Yoksa sulha erişildikten sonra Harbiye Nezareti vazifelerini benden çok mükemmel ifa edecek kıymetli zatlar bulunduğunu bildirdim.”
İstanbul işgal ediliyor
Bir rivayete göre İzzet Paşa, padişahla kendi arasına kimsenin girmesini istemediğinden Mustafa Kemal’i kabinesine almamıştı sadece kendisini büsbütün gücendirmemek için “Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na” tayin etmişti. O günlerde başkomutan vekili olan Enver Paşa şunu söylemişti: “Kuvvetli bir kabine lâzımdır. Orduyu Mustafa Kemal Paşadan başkası idare edemez.”
Bitmiş tükenmiş ve ancak olağanüstü ve insanüstü bir güç toparlanması ile kurtarılabilecek olan memleketin durumunda İzzet Paşa’nın yapabileceği fazla birşey yoktu. Tek ümit olarak Wilson’un o tarihlerde ilân ettiği ve insaniyetçi bir eda taşıyan 14 maddelik programına güveniliyordu. Bu programın özellikle 13. maddesi Osmanlı İmparatorluğu’nu ilgilendiriyordu. Bu maddenin şekli şöyleydi: “Şimdilik Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarına katı bir hâkimiyet hakkı verilmesi fakat bugün Türk boyunduruğunda bulunan diğer milliyetlere tam bir güven içinde kalmaları ve zahmetsiz olarak gelişmeleri imkânının güvence altına alınması, Çanakkale Boğazı’nın milletlerarası güvence altında bütün milletlerin ticaret gemilerinin serbestçe geçmeleri için açık kalması.”
- Güvenlikleri bakımından lüzumlu görecekleri topraklarımıza asker çıkarabileceklerdi
Rauf Bey’in başkanlığında mütareke müzakerelerine gönderilen heyete hükümetçe verilen direktifin esası da buydu. Şu var ki İngilizler bundan çok daha ağır şartlar ileri sürerek direniyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun harbe devam edemeyeceğinden emindiler. Böylece Mondros’ta mütareke imzalandı. Bu mütarekenin en vahim şartı şuydu: “Müttefikler kendilerinin güvenliği bakımından lüzumlu görecekleri topraklarımıza asker çıkarabileceklerdi.” Bu vahim şartın felâketli uygulaması az sonra başladı. İstanbul işgal edildi ve 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlılara peşkeş çekildi. Böylece memleketin yalnız bağımsızlığı değil, varlığı da tehlikeye atılmış oluyordu. Binlerce yıllık tarihinde esir yaşamamış olan bir milletin bu koşullar altında verebileceği tek karar vardı. “Ya bağımsızlık ya ölüm”, işte Türk milletini, tarife sığmaz menfi koşullar altında galip devletlere karşı bir millî cihat kararına götürmüş olan budur.
Meclis kuruluncaya kadar düşünce grupları ve motifleri
Dört yıllık cihan harbi sonunda milletimiz, tam anlamıyla bitkindi. Bütün kaynaklarımız tükenmişti, milyonu aşan şehit vermiştik, evlerine dönebilenlerin çoğu da hasta, sakat, yaralı ve daha fenası ümitsizdi. İşte bu tablo içinde bir takım düşünce odakları ortaya çıkmıştı. Bunların çoğunu hıyanetten ziyade aczde aramamız gerekir. “Denize düşen yılana sarılır.” Çare arayanların düşüncelerini şu gruplarda toplayabiliriz.
1- Kaderciler: Bunlara göre “İlâhî takdir” böyleymiş, buna karşı durulamazdı. Çektiklerimiz yolsuzluklarımızdan geliyor. Şimdi teslimiyetle kadere boyun eymeliyiz.
2- İslâmî-Doğuya yönelik ütopik ümit odakları: Bunlara göre biz yenilmiştik ama, dünyadaki üç yüz milyon Müslüman bizi desteklemekteydi. Bir teselliden ileriye geçmeyen bu ümidi taşıyanlar şunu unutuyorlardı ki İslâm âlemi denen ülkelerin bir kısmı bizden sökülüp bağımsızlıklarına kavuşmak istiyorlardı. Hatta şu amaçla Hicaz’da, Suriye’de ordumuzu arkadan hançerleyenler çıkmıştı. Bu İslamcı grubun bir kısmına göre, zaten çektiklerimiz Batı denen Hıristiyan âlemine yönelmemizden geliyordu. Şimdi yolumuzu düzeltmek, Doğu alemiyle sıkı bir işbirliğine girişmek lâzımdır. Bu vesileyle hatırlamalıyız ki, çağdaşlaşmamızı bir asır geri bırakmış olan bu Batı aleyhtarlığı çok tehlikeli bir peşin hükme dayanmaktadır. Bunlara göre Batıya yönelmek batağa gitmekti; ve bu hareket “bizi, biz olmaktan çıkaracaktı.” Bu düşünceyi bir kısım yüksek mevkilere gelmiş şahsiyetlerde de görmüşüzdür. I. Meclisteki mücadelelerin bir kısmı bu motiften doğuyordu. Oysa Batılılaşma sadece çağdaşlaşma demektir ve biz yaşayabilmek için Batılılaşmaya mecburuz. Bu fikre karşı olanlar Batı’nın, Fransa veya Almanya’nın tekelinde olduğunu sanmaktadırlar. Oysa Batı dünya görüşü, şu dört unsurun toplamından ibarettir.
a) Başta “greko-latin” olmak üzere kadim kültürlerin rüsûbu(çökelti),
b) Rönesans hareketi,
c) Büyük Fransız İhtilâli,
d) Müspet İlimler.
İşte biz yaşayabilmek için bu dünya görüşünü benimsemek ve böylece çağdaşlaşmak zorundaydık. Bu fikri bütün kesinliğiyle Mustafa Kemal temsil ediyordu.
3- Türkiye’nin çökemeyeceğini Kuran’da bulduklarını sananlar: Bunlar diyorlar ki Kuran’da Tanrı İslâmiyeti koruyacağını bildirmektedir. Bu koruma görevinde tek bağımsız Müslüman memleket, Türkiye’dir, şu halde Allah kelâmına göre Türkiye batamaz, çökemezdi.
- Osmanlı bu mütarekeyle kendisini kayıtsız şartsız düşmana teslim etmiştir
4- Siyasetçiler grubu: Silâhımız elimizden alınmış, ordularımız dağıtılmıştı. Artık askerî bir direniş düşünülmezdi. Şu halde ne yapmalıydı? Onlar diyorlardı ki “siyaset yapalım”. Bunlara göre düşmanlarımızın aralarını açmalıydı. Bu maksatla bazılarına tavizler vermeliydik ve karşımızdakileri birbirine düşman etmeliydik. Bunun adına “siyaset yapmak” diyorlardı.
5- Dıştan korumacı arayanlar: O günkü koşullara göre kendi başımıza yaşayamazdık. Maddî imkânlar tükenmişti, yaşasak bile iç ihtilâflar bizi çökertirdi. Şu halde dıştan bir koruyucu ve ıslahatçı aramalıydık.
6- Mandacılar: Bir dış devletin himayesine sığınmak lâzımdı. Bu düşüncede olanların kimisi, İngiliz mandasını, kimisi de Amerika mandasını istiyordu.
7- Nihayet yer yer millî haysiyeti koruma grupları teşekkül etmeğe başlıyordu. Bunlar mevziî de olsalar, bir canlılık alâmetiydi, bir ümit ışığıydı, yaşama iradesiydi. İşte o günlerde memleketin moral tablosu aşağı yukarı bundan ibaretti.
Şimdi mütarekeden, meclisin açılışına kadar olan olaylara topluca bir göz atalım.
O günlerde Yıldırım Orduları Kumandanı olan Alman Generali Liman von Sanders görevini şu mektupla Mustafa Kemal’e devrediyor:
“Ekselans, siz harp cephelerinde. Arıburnu’nda, Anafartalar’da çok yakından tanıdığım kumandansınız. Aramızda belki bazı olaylar geçmiştir. Fakat bunlar bizi birbirimize daha iyi tanıtmış oldular. Kalben dost olduğumuzu sanıyorum. Bugün Türkiye’yi terke zorlanırken, emrim altındaki orduları Türkiye’ye geldiğim zamandan beri takdir ettiğim bir kumandana tevdî ediyorum. İçinde bulunduğumuz genel felâket içinde bedbahtlık duymamak mümkün değildir. Ben yalnız bir şeyle teselli buluyorum: Kumandayı size emanet etmek. Bu dakikadan itibaren emir sizindir.”
Yıldırım Orduları Komutanlığını devralan Mustafa Kemal o gün şunları söylemişti: “Yüce Osmanlı Devleti bu mütarekeyle kendisini kayıtsız şartsız düşmanlara teslim etmiştir. Ben yapılan mütarekenin sakatlığını gördüm, bu sakat noktaların düzeltilmesine çalışmak lüzumuna inanarak ilgili makamlara bildirdim. Mütareke metni olduğu gibi uygulandığı takdirde, memleketin baştan sonuna kadar işgal ve istilâya maruz olduğu kanaatimi bildirdim.”
Şimdi sırasıyla o günlerin olaylarına bir göz atalım;
5 Kasım 1918’de Kars’ta düşman işgalini önlemek üzere bir “Kars Millî İslâm Şurası” kuruluyor.
6 Kasım 1918’de Mustafa Kemal İskenderun’a çıkacak düşmana ateş edilmesi emrini veriyor.
20 Kasım 1918: İstanbul’da “Osmanlı Sulh ve Selâmet Fırkası” adıyla bir parti kuruluyor. Bu partinin programı pasif direnmedir.
20 Kasım 1918: “Milli Kongre” namıyla bir kuruluş meydana geliyor.
1 Aralık 1918: İzmir’de “İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti” kuruluyor.
2 Aralık 1918: Edirne’de “Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi” derneği kuruluyor.
4 Aralık 1918’de İstanbul’da “Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti” kuruluyor. (Bu kuruluş, Erzurum Kongresi’nin çekirdeğini teşkil eder.)
Aynı gün “Wilson Prensipleri Cemiyeti” bir mektup yayınlıyor. Bu mektupta Türk çoğunluğunun oturduğu yerlerin işgal edilmemesi ileri sürülüyor.
- Harbiye Nazırı, Karadeniz bölgesine müfettiş olarak gönderileceğini bildiriyor
10 Aralık 1918’de Trabzon’da Millî Mücadeleyi destekleyen “İstikbal Gazetesi” çıkmaya başlıyor.
21 Aralık 1918’de “Kilikyalılar Cemiyeti” kuruluyor.
28 Aralık 1918’de Kâzım Karabekir Paşa Tekirdağından 14. Kolordu Kumandanlığına getiriliyor.
29 Aralık 1918’de İsmet Bey “Sulh Hazırlıkları Komisyonuna” tayin ediliyor.
8 Şubat 1919’da General Franz Despere adındaki bir çılgın Fransız, kahraman rolüne çıkarak beyaz bir at üstünde İstanbul’da gösteriş yapıyor. Türkler kan ağlıyor. Ertesi gün Süleyman Nazif, Hadisat Gazetesinde “Kara Bir Gün” başlığı altındaki yazısında şiddetli bir tepki gösteriyor.
12 Şubat 1919: Trabzon’da “Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti” kuruluyor ve bu dernek 23 Şubat’ta ilk kongresini yapıyor.
25 Şubat 1919: Tokat’ta “Tokat Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti” kuruluyor.
26 Şubat 1919: Boghos Nubar Paşa müttefiklere başvurarak İzmir’i istiyor.
3 Mart 1919: “Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti” kuruluyor.
6 Mart 1919: İstanbul’da “Vahdet-i Milliye Heyeti (Cemiyeti)” kuruluyor.
9 Mart 1919: Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin beyannamesi yayımlanıyor. Bu beyannamede şu tarihî cümle yer alıyor:
“Bu toprakların gerçek sahiplerinin kim olduğunu memleketin her tarafında görünen minareler, kümbetler gibi dinî ve millî anıtlar açık bir dille gösteriyorlar”.
10 Mart 1919: İstanbul’da Sait Halim Paşa, Musa Kâzım, Menemenli Rifat, Halil Menteşe, Fethi Bey, Ahmet Ağaoğlu tutuklanıyor.
7 Nisan 1919: Fransızlar Beyazıt’taki Askerî Misafirhaneyi işgal ediyorlar. Çarpışmada şehitler veriyoruz.
9 Nisan 1919: Karabekir Paşa Erzurum’da 15. Kolordu Komutanlığına atanıyor.
13 Nisan 1919: İngilizler Kars’ı işgal ediyor.
16 Nisan 1919: Fransızlar Afyon’u işgal ediyor.
24 Nisan 1919: İtalyanlar Konya’yı işgal ediyor.
29 Nisan 1919: Harbiye Nazırı Şakir Paşa Mustafa Kemal’i çağırarak, Türklerin Rumlara yaptığı baskıyı yerinde incelemek üzere Karadeniz bölgesine müfettiş olarak gönderileceğini bildiriyor. Bu hayırlı haber, Mustafa Kemal’in günlerden beri beklediği bir gelişmedir. O Millî Mücadelenin liderliğini üstlenmeye kararlıdır. Şimdi eline bir kanunî fırsat da geçmektedir. Bu tayin biraz da o’nun İstanbul’da kalmasından çekinenlerin eseridir. Ama Mustafa Kemal, umduğuna kavuşmuştur. Bu tayin kararı 30 Nisan 1919’da padişah tarafından onaylanıyor. Artık onun yeni unvanı “9. Ordu Kıtaları Müfettişi”dir. Mustafa Kemal bu tayin kararnamesine kendi kararı yönünden bir cümle koydurmaya muvaffak olmuştur. Sadece 9. Ordu Kıtalarını değil, civar vilâyetlerdeki askerî birliklere ve mülkî amirlere emirler verebilecektir. Aynı gün İngilizler Kars’a birçok Ermeni getirerek bölgenin idaresini onlara veriyor.
2 Mayıs 1919: İngiliz ve Fransız Başbakanları, İzmir’i işgal ettirmek üzere görüşmelere başlıyorlar.
9 Mayıs 1919: İstanbul Patriği, Rumların Osmanlı Hükümetiyle ilişkilerini kestiklerini ve Türk uyruğundan çıktıklarını açıklıyor.
11 Mayıs 1919: Mustafa Kemal, yeni görev bölgesindeki valilere oralardaki eşkıyaların miktarı hakkında soru soruyor.
11 Mayıs 1919: İtalyanlar Marmaris ve Bodrum’u işgal ediyorlar.
Yeniçağ
Okunma sayısı: 276




Mayıs 4th, 2010
Kategori: 
Etiketler: