Atatürk: “Milleti Vazifeye Çağrı”
Genç’te başlayıp Elâzığ ve Diyarbakır merkezleri hudutlarına kadar genişleyen hâdise, kanunen suçlu olan bazı nüfuzluların din maskesi altında mahiyetini örtmeğe çalıştıkları teşebbüslerinin mahsulüdür. Asiler memleketin her tarafında devlet kuvvetlerinin zayıflatılması için bir müddetten beri çeşitli sebeplerle sürüp giden faaliyetlerinin, geniş tesirler vücude getireceğine dayanmışlardır.
Hâdise bütün vatandaşlarca nefretle karşılanmış ve civar bölgeler halkı, âni bir karşı koyma duygusile Cumhuriyetin savunması için ayaklanmışlardır. Büyük Millet Meclisinin maddi ve mânevî kuvvetlerile cihazlanmış olan Cumhuriyet Hükûmeti asilere karşı gerekli silâhlı vasıtaları yöneltmiş ve pek yakında kesin sonuçlar meydana getirecek tesirli tedbirler alınmıştır. Bununla beraber Cumhuriyet Hükûmeti, bütün memlekette rahatlık ve sukûneti, emniyet ve asayişi tehdit edebilecek bütün unsurlara karşı hususî kanunla önleyici salâhiyet almış ve bu salâhiyeti azim ve inançla derhal tatbik etmek kararını vermiştir.
Cumhuriyetin hürriyet ve nimetlerini, Cumhuriyetin kendisini yıkacak yayınlar ve zehirlemelere ve Cumhuriyet ordusunu ve zabıtasını herhangi bir sebeple küçümsemeğe ve hafif görmeğe vasıta addedecek olanların en şiddetli kanuni hükümlerle takib edilmelerine ve bastırılmalarına karar verilmiştir.
Vatanın bir köşesinde ammenin rahatını bozan hâdisenin yalnız da rahatını, saadetini, çalışma, iktisadî ve istihsal hayatını müteessir ettiği ve zarara soktuğu sabittir. Bu itibarla her saadetin ve faaliyetin ve bilhassa iktisadî ve ticaret gelişmelerinin ilk şartı, rahatlık ve sükûnetle emniyet ve asayişin bozulması imkânsız bir emniyet ve kuvvette bulunmasile ayakta durabilir. Bu sebeple de Cumhuriyet polis ve jandarmasının ve Cumhuriyet ordusunun şeref ve itibarı her düşüncenin üstündedir. Bu şeref ve itibara riayet hususunda vatandaşlarımı uyanıklığa davet ederim. Bu münasebetle ve gurur duyarak demek isterim ki, vatanın her tarafındaki hassaslık ve gösteriler, kahraman milletimiz, Cumhuriyeti, sükûnetle asayişi behemahal korumak için kuvvetli ve metin iradesini bir kere daha açığa vurmuştur. Üst kademedeki memurlarla geçmişi şan ve zaferle dolu olan Cumhuriyet ordusu mensuplarının, vatanın iç ve dış bütünlüğü uğrunda fedakârlık ve yüksek vazife hislerini beklerim.
Büyük Millet Meclisinin kabul ettiği kanun bütün hükûmet memurlarına kanunun göz önünde bulundurduğu herhangi bir hâdiseyi, olduktan sonra bastırmaktan ziyade, o hâdiseyi, olmadan önlemek vazifesini yüklemiştir. Bu vazifenin yerine eksik getirilmesinden doğacak mesuliyetin ısrarla takip edileceğine şüphe edilmemelidir.
Devletin sarsılmaz nüfuz ve kuvveti, sokaklarda saldırgan sarhoşların, dağlarda hırsızların, herhangi maksatla Cumhuriyetin silâhlı vasıtalarına karşı koymağa yeltenen asilerin ve milletin masum fikirlerini karıştırıp bozanların mümkün olan sür’atle bastırılmasını emretmektedir. Sivil ve asker devlet memurlarını, her şeyden önce bu yüksek vazifelerini duraksamadan ve şiddetle yerine getirmeğe davet ederim…
(8 Mart 1925 tarihli beyanname)
Falih Rıfkı: “Demir El”
Yeni devleti kurmak için bir taraftan hudutlarda istila orduları ile, diğer taraftan cephe arkasında nice Şeyh Sait’lerle boğuşmak lazım geldi. Ayasofya Kubbesine altın çam asmaya gelen Hıristiyanlarla Şeriat namına ayaklanan yeşil bayraklı âsiler, bize karşı, İzmir rıhtımına kadar bir safta döğüştüler. Müstakil, hür ve medeni bir devlet tesis etmek için iki düşmanı da yenmek zaruri idi; ikisine karşı da muzaffer olmadıkça, kurtuluş bir hayal-i hamdan ibaret kalacaktı. (…)
31 Mart’ta ezilen irtica; on beş sene sabretti ve Osmanlı Saltanatı inkıraz bulup Anadolu harabelerinde bir avuç halâskâr can kavgasına başladıkları vakittir, ki taraf taraf, Şeyh Sait’lerle ayağa kalktı. Şeyh Sait’in elindeki yeşil sancak, ekseriya, yeşil bezle kaplanmış bir düşman bayrağıdır. Ya Şeyh Sait müstakil ve genç Türkiye düşmanlarının veya müstakil ve Genç Türkiye düşmanları Şeyh Sait’in müttefiki olurlar.
(…) İrtica hareketi, Cumhuriyet Türkiyesi’nin zaafını değil, kuvvetini gösterecektir. Birkaç Vilâyet kaybetmekliğimize rağmen, kurtuluş kavgasından muzaffer çıkan Türkiye nasıl her zamandan ziyade şan ve şeref ve itibâr sahibi olmuş ise irtica-i temsil eden Türkiye biraz kan dökülmüş olsa bile, tedmirden bir saat sonra, Genç kıyamından bir saat evvelkinden bin kat daha şeref ve itibâr sahibi olacaktır. Türkiye ufuklarına Osmanlı Saltanatının zelil beyaz bayrağını unutturan inkılâpçılar, Şeyh Sait’in omuzundaki paçavrayı onun ve avanesinin çirkef gibi kanı ile boyadıktan sonra bu ufuklardan Kabakçı, Vahdet-i ve Şeyh Sait sürüsünün taşıdığı isyan bayrağının hatırasını da artık ilelebet silmiş olacaklardır.
(Hakimiyeti Milliye, 26 Şubat 1925)
Yakup Kadri: “Meselenin Öbür Safhası”
Şeyh Sait isyanı baş gösterdikten birkaç ay evvel Genç’te Dündar Alp namında genç bir mektep muallimi varmış. Bu genç muallim, hiç şüphesiz, müsteâr olan isminin delâlet eteği veçhile, âteşli bir Türk Milliyetperveri imiş. Öteden beri, birtakım mağşuş ve merdud cereyanlara saha olan muhitinde, rüzgârdan hile sezen zeybek gibi, daima müteyakkız ve endişenâk bulunurmuş. Bu teyakkuz ve endişe sayesindedir ki, günün birinde, üç ay sonra patlak veren menfur yangının kokusunu duymuş. Bu hissini müteaddid telgraflarla, mektuplarla, müracaatlarla Hükümete bildirmek istemiş; hatta derdini anlatabilmek için Devletin en büyük Makamına da başvurmaktan çekinmemiş. Gerçi bu büyük Makam Hükûmet-i Merkeziyye vasıtası ile Hükûmet-i Mahalliyyeyi ikaz için lâzım gelen emirleri vermiş, mektep mualliminin “Maruzatı” üzerine Vali’nin nazarı dikkatini celbe çalışmış ve Vali de derhal harekete geçmiştir; fakat zavallı Dündar Alp aleyhine… Ve bunun neticesinde Dündar Alp, o Şeyda Türk Milliyetperveri bir müfteri ve müzevvir sıfatı ile maznun olarak Mahkemeye sevk edilmiş; hakkında hüküm verilmiş ve bilmem kaç ay hapse mahkûm olmuştur! Bu tarihten sonra Dündar Alp’i gözden kaybediyoruz. Fakat vakıaki, Şeyh Sait ve Avenesi Lice’yi basıyorlar ve etrafı kana, ateşe bulamaya başlıyorlar, bir mektep binasının önünde Dündar Alp’in parçalanmış cesedini buluyoruz.
Bu yavrucağın şehadetinden mes’ul olan kimlerdir? Yalnız Şeyh Sait ve Avenesi mi? Biraz yukarıda hulasaten naklettiğimiz facia, Şark İsyanı mes’uliyetinden Mahallî Hükümet memurları hesabına ne büyük bir hisse düştüğünü, bize kâfi sarahatla, isbat eyleyen vesaikin bir cüz’üdür. Hiyanet ve İrtica alevinin dolaştığı yerlerdeki vahşet ve harabiyet izleri üzerinde yapılacak derin bir tetkik ve tahkik seyyahatı, meydana, kimbilir -tesadüfen haberdâr olduğumuz- bu vakıadan daha müthiş nice cürüm ve cinayetler çıkacaktır. Belli başlı mücrimlerin kafası ezildikten sonra meselenin bu safhasına geçmek bizim için milli, tarihî ve adlî bir zarurettir. Aksi takdirde fedakâr Cumhuriyet Ordusunun başardığı şu büyük iş bizim elimizde yıpranmış ve nâ tamam bir eser haline girecek ve Kürt kıyamı denilen hailenin son ferdesi asla kapanmış olmayacaktır. (…)
Bir Şeyh Sait hâdisesi deyip de geçiverdiğimiz şu felâketin zavallı Türk Milletine kaç milyona, kaç cana mâl olduğunu ve henüz ilk adımını atmaya başlayan umran hareketinin kaç sene geriye gittiğini derin bir elemle müdrik bulunmaktayız. İşte bunun içindir ki, gerek cezada gerek ıslâhatta kat’i ve cezri hareketin lüzumuna kailiz. Şimdiye kadar ittihaz edilen bütün tedbirlere rağmen, hiç değil ise, birkaç zaman için, dâimi bir tehlike mihrakı olmak istidâtını muhafaza eden Şark havalisine yalnız fevkâlade kanunlar yapmak değil, fevkâlade memurlar da görmek lazımdır.”
(Hakimiyeti Milliye, 24 Mayıs 1925)
Falih Rıfkı: “İdam Kararları Münasebeti ile”
Seyyid Abdülkadir, Kürdistan tahtı yerine idam sehpasına çıktı; Şeyh Sait’in dahi, kendisi için daha müsait bir âkıbet beklediğini zannetmiyoruz. Muvaffak olmayan maceraperestler, alelâde katiller gibi, talihten şikayet etmekte haklı değildirler: Büyük hırsların yaman tehlikeleri vardır.
Diyarbakır Mahkemesinin şimdiye kadar neşr olunan zabıtları, Genç Cumhuriyetin yolu üstünde ne vahim suikastlerin pusu kurduğunu isbat etmiştir. Vakti ile Şark isyanını basit bir asayiş hâdisesi olduğunu ilan edenler, bâzı muzlim telkinâta esir olmakla ne kadar gafil avlandıklarını anlamış olsalar gerekir. Artık herkes vuzuh ile görüyor ki mürettebedi, umumi idi; İstanbul’da tâ şarka kadar kök salmış bir fesat şebekesinin eseri idi. Daha ilk günlerde hastalık üzerine bu doğru teşhisi koyan büyük adamlarımız, vatanı ve inkılâbı bir defa daha kurtarmış oldular. Bütün memleketin nizam ve sükûnunu altüst eden anarşi, eğer bizim gafletimizle bir müddet daha teşci edilmiş olsa idi şimdi kim bilir ne olurdu? (…)
İsyanın ilk hedefi ve en büyük kuvveti irtica ve Şeriat propagandasına istinad ederek Ankara’yı, yani Türk Cumhuriyetini ve inkılâbı yıkmaktır. Bu maksat elde edildikten sonra, muhtariyet, istiklâl, istilâ, işgal, bir memleket enkazı üstünde tasavvur edilen bütün ihtilâtlar meydan alacaktı. (…) Cumhuriyet her fesada vâsıta olan irticaı, fesat ve tahrikatın bütün yuva ve yataklarını tahrip etmekte, say ve sükûn teşnesi olan, nüfusu az ve zamanı dar olan memleketin tekmil-i temiz anâzırından ancak hürmet ve şükran bekleyebilir.
(Hakimiyeti Milliye, 29 Mayıs 1925)
Yakup Kadri: “Kurtaran Eller”
Muzlim Derebeylik tesirleri altında, Asırlardan beri inim inim inleyen bedbaht ve mazlum Halk kitleleri Türkiye Cumhuriyeti ordusunun süngülerinde hâlas ve hürriyet aydınlığının ilk şulelerini görüyorlar. Bugüne kadar, bu kitleleri teşkil eden insanların malları, canları, ferdî ve ailevî bütün hukuk ve menfaatları, rahat ve huzurları, ırz ve namusları kâh Şeyh, kâh bey, kâh ağa namını taşıyan haris, münafık, cebbar ve gâsıp kimselerin elinde bir oyuncaktı. Bunların keyf ve arzusu emrettiği vakit biçâre halk için, en hasis, en zelil, hizmetlerden, en korkunç ve en kanlı maceralara kadar her hareket bir vâzife halini alırdı. Ve bunun mes’uliyeti de, ekseriya onun zayıf omuzlarına yüklenirdi. Kaç defa gazap eden Şeyhin yerine mürid ceza görmüştür. Kaç defa Beyin cinayetini uşak kendi kanı ile ödemiştir; kaç defa Ağaların nifak ve şikâtın yoluna tevabi-i kurban olmuştur. (…)
İşte bu sefer, Türk Cumhuriyetini o havaliye gönderdiği adalet sehbası ile, tedip kılıcında, biz, o mazlum vatandaş kitleleri üzerinde uzanan merhamet ve siyânet ellerini görüyoruz. Bunlar, o Beylerin, o Ağaların, o Seyyid ve Mürşitlerin (!) dürüst ve vahşi kafalarını birer birer ezdikçe o kitlelerin hayatlarında ilk defa olarak geniş geniş nefes aldıklarını hissediyoruz. Bunun içindir ki, Cumhuriyet Ordusunun ve Cumhuriyet adaletinin gördüğü bu asil ve insâni vazifeyi ikmale hazırlanan Cumhuriyet Hükûmetinin de aynı hatt-ı harekette devam edeceğini ve idâri ıslâhat sahasında Derebeylik Ocaklarını birer birer temellerinden yıkacağına kaani bulunuyoruz. Bu ocaklar içinde şimdiye kadar Devlete sâdık kalmış olanlar veyahut öyle görünmeyi menfaatlarına uygun bulanlar dahi bu inkılâb silindirinin altından geçmek mecburiyetindedirler. Türk Cumhuriyeti, ancak böyle bir tesviye-i içtimâiyyeden sonradır ki, bu ağalara veya bu beylere vatandaşlık hakkını verebilir.
(Hakimiyeti Milliye, 1 Haziran 1925)
Ağaoğlu Ahmet: “İki Ruh ve İki Zihniyet”
Şeyh Said ve Avenesinin muhakemesi memlekette tâ yüz seneden beri çarpışan iki ruh ve iki zihniyetin bu kere mâhiyetlerini tamamen çıplak, herkesin gözüne çarpacak kadar bariz bir surette meydana koydu.
Üstadımız merhum Mağfur Ziya Gökalp dehasına has olan vecizeler ile bu iki ruhu da tasnif ve tarif etmiştir.
Üstad birisini şu üç kelime ile tarif ederdi:
İllet, kıllet, zillet
Diğerini de mütekabil şu üç kelime ile:
Sıhhat, izzet, saâdet
İşte şu altı kelime ile ifade olunan iki ruh memlekette tâ yüz bu kadar seneden seri mücadele etmekte ve bu mücadele bazen faci ve korkunç manzaralar irâe eylemektedir.
Birinci ruh Kabakçı Mustafa’larda, Derviş Vahdet’lerde tecelli ettikten sonra, bu kere Şeyh Sait Avenesinde tesadüf ediyoruz. İkinci ruh ise Alemdâr’lardan, Namık Kemâl’lerden, Mithat Paşa’lardan geçtikten sonra bu kere Gazi Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarında temessül eylemiştir.
Karşınıza çıkanların bir kere zahirlerine bakınız! Pis, murdar, kirler içindeki vücutları uzun kıllar ile mestur, vahşi bakışları ormandaki yırtıcı hayvanları andıran bu insanlar behemahal bizim cinsimizden, yirminci asır beşeriyeti nev’inden değildirler. Bunlar olsa olsa kablettarih küller içinde, ormanlıklar arasında yaşayan insanların cinsine mensupturlar! Bunların içleri de dışları kadar menfur ve müstekrehtir, zavallı ve biçâredir!
Zaten illet, kıllet ve zillet gibi düstûrları kendilerine şiar ittihaz etmiş olanlar, ebediyen bu maddî ve manevî fakru sefalete, zillet ve perişanlığa mahkûmdurlar. Bunlar için başka yol ve başka netice olamaz, bunlar her nevi sıhhat, maddî ve manevî sıhhat, her nev’i izzet, maddî ve manevî izzet ve her nev’i saâdet, maddî ve manevî saâdet düşmanıdırlar.
Yüksekliğe terakki ve teâliye doğru atılan her hatve, bunların zahirlerinden başlayarak bâtınlarına kadar rahatsız eder, asırlardan beri bir taş altına sığınarak bütün dünyayı ve kainatı o taştan ibaret addeden ve üzerinden taş kalkınca karmakarışık bir hale gelen bir yığın karınca gibi bu adamları da her yenilik tekamüle doğru her yeni hatve kıyamet kopmuş gibi karmakarışık bir hale getirir.
(…) Yalnız şu fark iledir ki, bazen Şeyh Sait gibi ahmaklar, bu kaza ve kaderin sahai tatbikini takdir edemezler ve yedi devleti denize döken bir kuvvete karşı çıkmak gafletinde bulunurlar ve kendilerini kazadan daha keskin, kaderden daha kati olan yeni Türkiye’nin pençesinde bulurlar. Artık bu gibi reislerin bu tecrübeden mütenebbih olacaklarını ve mevhum kadere ve kazaya karşı Türkiye Cumhuriyetinin müthiş ve hakiki bir kaza ve kader olduğunu takdir edenler zannediyoruz.
(Hakimiyeti Milliye, 4 Haziran 1925)
Okunma sayısı: 693




Temmuz 12th, 2010
Kategori: 