Kemalist Kurucu


Kayıt: Jun 10, 2008 Üye Numarası: 2 Mesajlar: 310
|
Tarih: Sat Jul 26, 2008 6:54 am Mesaj konusu: Atatürk'ün Hayatı |
|
|
Atatürk Rumi 1296 yılında doğmuştur.
Doğduğu ay ve gün kayıtlı değildir. Ancak annesi Zübeyde Hanım oğlu Mustafa'yı Erbain Soğukları sırasında doğurduğunu, aklında kaldığına göre bu tarihin 23 Aralık 1296ya tekabül ettiğini söylemiştir. Bu tarih takvim farkı dolayısıyla 4 Ocak 1881 tarihine denk gelmektedir.
Atatürk'ün annesi Selânik civarında Langaza da tarım ve ticaretle meşgul olan Sofuzade Feyzullah Efendinin kızı Zübeyde Hanım dır.
Annesinin aile soyu; Konya/Karaman'dan gelerek Selanik ile Manastır'ın arasında bulunan Vodina Sancağı'na bağlı "Sarıgöl" de denilen "Kayalar" Nahiyesine yerleştiler. Aile, sonradan Selanik yakınlarında bugün de kaplıcaları ile meşhur olan Langaza'ya yerleşmiştir.
Dedesi Feyzullah Efendi'nin taşıdığı "Sofuzade" (Sofular) lâkabı, yerleştikleri Sarıgöl bölgesindeki yer adları ve ailedeki hatıraların gösterdiği üzere, Atatürk'ün anne soyu Konya/Karaman'dan Rumeli'ye gelen ve bundan dolayı da "Konyarlar" olarak (Konyar Yörükleri) Rumeli'de anılan Yürük Türkmenlerdendir.
Zübeyde Hanım, 1857'de Langaza'da dünyaya gelmiştir.
Babası Ali Rıza Efendi, Kırmızı Hafız lâkabıyla tanınan, Ahmet Efendinin oğludur. Aile soyca Anadolu'dan Rumeli'ye geçmiş, orada önce Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık beldesine yerleşmiştir. Atatürk'ün dedesi ve amcasının taşıdıkları "kızıl" lakabından da anlaşılacağı gibi Rumeli'de yaygın olarak yerleşmiş olan Kızıl - Oğuz Yahut Kocacık Yörükleri, Türkmenleri soyundan gelmektedir.
Aile muhtemelen 1830 dolaylarında Selânik'e yerleşmiştir. Ali Rıza Efendi burada 1839 dolaylarında doğmuştur. Onun Kızıl Mehmet Hafız isimli bir erkek, Nimet isimli bir de kız kardeşi olmuştur.
Ali Rıza Efendi önceleri Selânik evkaf idaresinde sonra gümrük idaresinde çalışmış, 1876 da Asakir-i Millîye taburunda gönüllü subay olarak hizmet etmiş ve 1871 dolaylarında Zübeyde Hanımla evlenmiştir.
Bu evlilikten olan üç çocuk (Fatma, Ahmet ve Ömer) küçük yaşlarda hayata veda etmişlerdir. Mustafa'dan sonra doğan Makbule yaşamış, Naciye ise 12 yaşlarında ölmüştür.
Bu kısa bilgiden anlaşılacağı gibi, Atatürk mütevazı bir aileden gelmektedir.
Onun bu özelliğinin ilerde halkın nabzını tutmasını bilmesinde, halkın eğilimlerini sezmesinde faydalı olduğuna şüphe yoktur. Onun bir halk çocuğu olmakla öğündüğünü yakınları ifade etmişlerdir.
ÇOCUKLUĞU
Mustafa okul çağına gelince anne ile baba arasında görüş ayrılığı belirdi.
Geleneklere bağlı olan annesi onun dinî törenle ilâhîlerle mahalle mektebine gitmesini istiyordu.
Aydın görüşlü olduğu anlaşılan babası ise onun yeni açılan ve modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulunda eğitim görmesini arzu ediyordu. Neticede baba olayı diplomatça çözümledi. Mustafa önce ilâhîlerle, dinî törenle mahalle okuluna başladı, birkaç gün sonra da oradan alınarak Şemsi Efendi okuluna başladı (1887).
Mahalle Mekteplerinin aksine bu okulda yeni öğretim metodları uygulanmakta, kara tahta, tebeşir, silgi, öğretmen masası, okumayı kolaylaştıracak levhalar kullanılmaktaydı.
Pedagojik esaslara göre modern öğretim yapan bu okulun Mustafa'nın fikrî gelişmesinde olumlu etkiler yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu arada Ali Rıza Efendi rüsümat memurluğunu bırakmış önce kereste sonra tuz ticareti işine girmiştir. Birincisini Rum eşkiyalar, ikincisini de tuzların erimesi dolayısıyla bırakmış ve ticarî hayattan çekilmiştir. Tekrar memuriyete giremeyen Ali Rıza Efendi hastalanmış ve 1890 dolaylarında vefat etmiştir. Mustafa babasının ölümü üzerine okuldan ayrılmak zorunda kaldı4.
Maddî durumu yetersiz olan Zübeyde Hanım Langaza'da tarımla meşgul ağabeyi Hüseyin Ağa'nın yanına gitti (1890 dolaylarında). Çiftlik hayatı Mustafa'nın fizikçe gelişmesi ve el becerilerinin artması bakımından faydalı oldu.
Ancak Zübeyde Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntülüydü. Mustafa'yı caminin imamı, köyün papazı ve son olarak da özel öğretmenle eğitmek gayretleri sonuçsuz kaldı. Sonunda anne oğlunun iyi bir eğitim görmesini sağlamak için onu Selânik'e halasının yanına gönderdi. Mustafa Selânik Mülkiye Rüştiyesi'nde (ortaokul) öğrenime başladı. Ancak burada öğrenciler arasındaki bir kavga dolayısıyla öğretmenlerinden birinin sert muamelesi üzerine okulu terk etti.
Gönlü öteden beri askerî okuldaydı. Ancak annesi biricik oğlunun asker olup aile ocağından ayrılmasını istemiyordu. Mustafa annesine haber vermeden Selânik Askeri Rüştiyesi'nin sınavlarına girdi. Sınavı kazandı. Annesini ikna etmesi zor olmadı.
Artık önünde sadece kendisinin değil mensup olduğu ulusun kaderini değiştirecek yeni bir ufuk açılmıştı.
ASKERİ OKUL
Yeni Bir Hayat, Yeni Bir Ufuk: Askerî Okullar
Atatürk'ün yetiştiği dönemde ülkede eğitim birliği yoktu. Bir tarafta geleneksel öğretime devam eden ilâhiyat ağırlıklı öğretim yapan medreseler vardı. Diğer tarafta batı örneklerine göre kurulmuş ordunun ihtiyacını sağlayan askerî okullar ile çeşitli meslek mensuplarını yetiştiren meslek okulları, Dar-ül Muallimin (1848 ), Mülkiye (1859) gibi. Ayrıca azınlıkların kendi cemaatlerinin ihtiyacını karşılamak için açtıkları azınlık okulları vardı.
Bunlar dışında kapitülâsyonlardan yararlanarak açılan yabancı okulları faaliyetteydi. Bunların her biri kendi amaçları doğrultusunda adam yetiştiriyordu. Bu okullar içinde askerî okullar zamanın en iyi devlet okullarıydı. Eğitim parasız olduğu gibi dersler ihtisas sahibi öğretmenler tarafından verilmekte pozitif düşünceli, olayları objektif yorumlayabilen vatansever öğrenciler yetiştirilmekteydi.
Gelecek yılların Atatürk'ün yetişmesinde bu okulların özel bir yeri vardır. Nitekim Selânik Askerî Rüştiye'sinde Mustafa Kemal başarılı, çalışkan bir öğrenci olarak hocaların dikkatini çekti, ve sınıf çavuşu oldu. Özellikle matematik hocası Yüzbaşı Mustafa Sabri Bey, zekâ ve çalışmasını taktir ettiği öğrencisine senin de adın Mustafa, benim de, arada bir fark olmalı. Senin adının sonuna bir de Kemal (olgun anlamında) koyalım. Önerisinde bulundu. O artık Mustafa Kemal adıyla ünlenecektir.
1898'de okulu üstün başarıyla bitirdi. Artık askerî idadide (lise) öğrenimine devam etmesi gerekmektedir. Bunun için o İstanbul'u düşünmekteydi. Ancak sınav mümeyyizlerinden Hasan Beyin tavsiyesiyle Manastır Askerî İdadisine yazıldı. Artık 3 yılını Manastırda geçirecektir.
Selânik ortamının Mustafa Kemal'in fikri oluşmasında ne gibi etkisi olmuştur?
Selânik Makedonya'nın en gelişmiş şehridir. İşlek bir limana sahiptir. Avrupa ile demiryolu bağlantısı vardır. Şehirde çeşitli din mezhep ve ırk mensupları bir arada yaşamaktadır. Selânik'in deniz ve demiryolu bağlantısı bulunması, ticaret merkezi olması, renkli etnik yapısı, şehirde Batı tesirlerine açık çeşitli fikir akımlarının yerleşmesine elverişli bir ortam yaratmıştır. Dolayısıyla Mustafa Kemal çok genç yaşta değişik yaşayış şekline aşina her türlü yeni fikre açık bir ortamda gelişme imkânı bulmuştur.
Manastır Askerî İdadisinde Mustafa Kemal'in çizgileri daha bir belirginleşir. Arkadaşlarından Ömer Naci6 onda şiir, edebiyat ve hitabet merakı uyandırır. Bu yoldan Namık Kemal'i tanır ve ondan ciddi şekilde etkilenir.
Mustafa Kemal'in şiir ve edebiyata eğilimini gören kitabet öğretmeni Mehmet Asım Bey onu çağırır "Bak oğlum Mustafa, şiiri falan bırak, bu iş senin iyi bir asker olmana mani olur, diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci'ye bakma, o hayalperest bir çocuk, ileride belki iyi bir şair veya hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde asla başarılı olamaz." sözleriyle onun şiirle uğraşmasını yasaklar, fakat Mustafa Kemal de güzel söylemek ve güzel yazmak hevesi hayatının sonuna kadar devam eder.
Askerî İdadide diğer belirleyici bir etken de Fransızca konusunda olmuştu. Daha askeri rüştiyede iken Fransızca öğretmeni yüzbaşı Naküyiddin (Yücekök) Bey onunla ilgilenmişti. Mustafa Kemal bir kurmay subayın mutlaka bir yabancı dil öğrenmesi gerektiğine inanıyordu. Amma lisanı zayıftı.
Bunu çözümlemek için sılaya gidişlerinde Selânik'teki College des Frères de la Salle'in özel kurslarına devam ederek lisanını geliştirir. Yakın arkadaşı Fethi (Okyar)'nin de bu konuda desteği ile Fransız ihtilalinin öncüleri Voltaire, J.J. Rousseau gibi filozofları tanımış ve siyasî fikirleri filizlenmeye başlamıştır. Bu okulda Mustafa Kemal'i çok etkileyen derslerden biri de tarih olur. Tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (5. Dönem Diyarbakır Milletvekili) geniş kapsamlı bir tarih görüşü ile Mustafa Kemal'e yeni ve cazip ufuklar açar. İdadide başlayan tarih sevgisi gittikçe büyüyen bir ölçüde onun vefatına kadar devam eder.
Lise öğrenimi süresinde, Mustafa Kemal'i en fazla etkileyen olay 1897 Türk-Yunan Savaşı olur. Türk Ordusu'nun savaş meydanında parlak bir zafer kazanmasına rağmen barış masasında zararlı çıkması gönüllere eziklik getirmiştir.
Bu savaş o sıralar 16 yaşlarında olan Mustafa Kemal'de coşkun bir yurt sevgisi uyandırır. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa katılmak için girişimde bulunursa da bu arzusunu gerçekleştirme imkânını bulamaz. Ancak bu kabına sığmaz sonsuz yurt sevgisi bundan böyle Mustafa Kemal'in en belirli özelliklerinden biri olarak kendini gösterir.
Manastır Askerî İdadisinin bu çalışkan öğrencisi, 1898 Kasımında bütün derslerden tam not alarak okulunu parlak bir şekilde bitirir. 54 kişilik sınıfta 2. olarak dereceye girer.
Harp okuluna girmesinin arifesinde Mustafa Kemalin belirgin özellikleri nelerdir?
Okuldaki sicilinde son derece yetenekli, ama kendisiyle kolayca samimi ilişkiler kurulması güç bir karaktere sahip olduğu belirtilmiştir. Mustafa Kemal, idadî öğrenimi boyunca, meslek ve fikir bakımından gittikçe gelişen kendine güvenen, yetişmek ve ilerlemek tutkusuna sahip, çok çalışkan, yurtsever ve seçkin bir öğrenci görünümündedir. Çocukluğundan beri iyi giyinmeyi seven bu öğrenci hayatta başarının çok çalışmaktan geçtiğini öğrenmekle beraber, sırtını dünyaya çevirmemiştir. Gazinoların, kafeşantanların varlığını öğrenmiş, içki ile de hafiften ülfet peyda etmiştir. Bundan sonraki hayatı, ölçüsüz bir yurt sevgisi ve zorlu çalışmalar içinde, daima dünyaya dönük olarak gerçekçi bir yönde, ama yeryüzünün zevk ve nimetlerine sırt çevirmeyen bir çizgide devam eder.
Mustafa Kemal Harp Okuluna İstanbul'da 13 Mart 1899 da başlar, apolet numarası 1283 tür. Henüz 18 yaşı içindedir. Okula başladıktan 2 ay sonra kendini tanıtarak sınıf çavuşu olur. Burada edindiği en iyi arkadaşlarından biri olan Ali Fuat (Cebesoy) ve akademiden sınıf arkadaşı Asım Gündüz'ün anılarından onun Harp Okulu ve Harp Akademisi günlerini öğrenebiliyoruz.
Harp Okulu'nda birinci yıl saf gençlik hayalleri ve güzel İstanbul'un çarpıcı havası içinde çabuk geçer. Mustafa Kemal dersler kesildikten sonra kendini toparlar ve sınavlarını başarıyla vererek 2. Sınıfa geçer. İkinci ve üçüncü sınıflarda kendini daha çok derslerine verir. Harp Okulu'nda dereceye girmek önemliydi. Zira kurmay sınıfına ayrılmak okulda üstün başarı göstermekle mümkündü. Nitekim Mustafa Kemal 3. Sınıfta 459 öğrenci içinde 8. Olarak dereceye girmiş ve kurmaylığa hak kazanmıştır. Sicil numarası 1317-P.8(1901-P.8 ) dir. Harp Okulunda Mustafa Kemal'in fikrî gelişmesi hızlanmış ve siyasal bir nitelik kazanmıştır. Bir taraftan gizlice okudukları Namık Kemal şiirleri, diğer taraftan ülkenin fena yönetildiği duyguları içinde, bazı arkadaşları ile (Ömer Naci, Ali Fuat Cebesoy, İsmail Hakkı, vs.) iki - üç sayı devam eden el yazması bir dergi ile fikirlerini Harp Okulu öğrencilerine yansıtmaya çalışırlar. Bu girişim akademide de devam eder ve bir ara tehlike atlatmaya yol açar. Bu arada bir kurmay subayın dans bilmesi gerektiğine inanan M. Kemal sılaya gidişlerinde dans etmesini öğrenmiş, arzu eden arkadaşlarına da öğretmiştir.
Mustafa Kemal Harp Akademisinde iken onun geleceğini ilk önce keşfeden Osman Nizami Paşadır. Paşa, Ali Fuat'ın babası İsmail Fazıl Paşanın evinde onunla konuştuktan sonra kendisini mahcubiyetle dinleyen Mustafa Kemal'e şöyle hitap eder: "Mustafa Kemal Efendi oğlum görüyorum ki, İsmail Fazıl Paşa seni taktir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla hemfikirim. Sen bizler gibi yalnız erkân-ı harb zabiti olarak normal hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzere müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma, sen de memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum." Gelecek günler Osman Nizami Paşa'nın kehanetini haklı çıkaracaktır.
Mustafa Kemal 10 Ocak 1902 de teğmen rütbesi ile Harp Akademisinde öğrenimine başlamıştı. Sınıfta topçu ve süvari okullarından gelenlerle birlikte 43 öğrenci vardı. Akademi öğretmenleri dil bilen, iyi yetişmiş, seçkin öğretim elemanlarından oluşuyordu. Burada o, bir taraftan mesleki bilgilerini geliştirirken diğer taraftan devletin kaderiyle ilgili konularda arkadaşlarını uyarma gayreti içindeydi. Akademideki sınıf arkadaşı Asım Gündüz'e göre, Mustafa Kemal Fransızcısını ilerletmek için bir Fransız bayandan ders alır, Paris'teki Jön Türk gazeteleri ile Fransızca gazeteleri getirir ve arkadaşlarını etkilemeye çalışırdı. Bu maksatla Harp Okulunda başladıkları el yazısı ile dergi hazırlama işine tekrar başlarlar. Dergi az kullanılan bir dershanede hazırlanıyor, elden ele dolaştırılıyordu. Ancak bir süre sonra durum Mektepler Nazırı Zülüflü İsmail Paşa tarafından öğrenilir. Bu olayları haber alan Akademi Komutanı ansızın dershaneye yaptığı bir baskında öğrencileri suçüstü yakalar. Fakat görmemezlikten gelir. Takibat yapmaz, sert bir ihtarla yetinir. Böylece meslek hayatlarını söndürebilecek bir tehlike zararsızca atlatılır. Haliyle dergiye ara verilir. Akademi bu hava içinde tamamlanır.
Mustafa Kemal 11 Ocak 1905 te üç yıllık notlarının toplamına göre akademiyi beşinci olarak bitirir. Sıra atamalara gelmiştir.
O dönemde özel durumu dolayısıyla başarılı subaylar Makedonya'ya gönderilirdi. Mustafa Kemal annesinin ikamet ettiği Selânik'i arzu ediyordu. Atamaları beklerken Mustafa Kemal ve birkaç arkadaşı bir pansiyon kiralar ve ara sıra burada toplanarak memleket meselelerini konuşuyor, özellikle ülkenin kurtuluşu için meşruti bir idare kurulması üzerinde duruyorlardı. Padişahı meşruti idareye ancak ordu zorlayabilirdi.
Dolayısıyla gidilecek yerlerde teşkilât kurulmalıydı, bunun için de en uygun yerin Makedonya olduğu düşünülüyordu. Zira Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan arasında rekabet konusu olduğu gibi, Avusturya ve Rusya dolayısıyla, Üçlü İttifak devletleriyle (Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya) karşı grup devletleri arasında (Rusya, Fransa) çatışma konusuydu. Asayiş bozuktu, çeşitli ırklara mensup çeteler, Müslüman köylerini basıyorlardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ortamın kendileri için elverişli olduğunu düşünüyorlardı. Ancak arzuları gerçekleşmedi.
Çünkü aralarına sızan sarayın bir muhbiri onları Padişaha bomba atacak diye jurnal eder. Mustafa Kemal ve arkadaşları tutuklanırlar ve sert muameleye tabi tutulduktan sonra takipsizlik kararı ile serbest bırakılırlar. Bu olayın sonucu olarak Rumeli'de bulunan 2. ve 3. ordular yerine 4. ve 5. ordulara tayin edilirler. Mustafa Kemal 5 Şubat 1905 te Şam'da 30. Süvari Alayında staj yapmak üzere görevlendirilir.
Bu bir sürgündür. Zira atama emrinde "Kolaylıkla memleketi olan Selânik'e gidemeyeceği bir yere atanması" kaydı düşünülmüştür.
Artık öğrencilik yılları bitmiş, hizmet yılları başlamıştır.
ASKERLİK YILLARI
Genç Subaylık Yılları ( 1905 - 1908 )
5. Ordu emrine verilen Mustafa Kemal Şam'da 30. Süvari alayında staja başlamıştır. Suriye'de yaklaşık 3,5 yıl süren ikameti sonunda ordunun yetersizliği, ülkenin fena yönetilmesi karşısında, hürriyetçi fikirleri keskinleşir. Suriye'de sık sık ayaklanmalar oluyor, onları bastırmak isteyen askeri birlikler şiddet kullanıyorlar, bu da halk ile hükümet arasındaki bağları gittikçe zayıflatıyordu.
İdarenin âcizliğini ve yolsuzluğunu gören Mustafa Kemal mevcut rejime karşı mücadele için gizli bir teşkilât oluşturdu. (Ekim 1905). Bu kuruluşa "Vatan ve Hürriyet" ismi verilmiştir. Beyrut'ta görevli Ali Fuat cemiyetin Beyrut şubesini oluşturur. Ancak bölgenin etnik yapısı dolayısıyla, cemiyet burada sağlam bir tabanda gelişme imkânına sahip değildir. Dolayısıyla Mustafa Kemal derneği en kolay gelişebileceği yer olduğuna inandığı (Makedonya'da) geliştirmek ister. Arkadaşı olan, ordu komutanı Hakkı Paşa'nın oğlunun yardımı ile bir izin kağıdı temin eder. Selânik'teki arkadaşları da orada kendisine yardımcı olurlar. Mustafa Kemal İskenderiye ve Pire Üzerinden Selânik'e gider.
Oradaki arkadaşlarının yardımıyla göze batmadan karaya çıkar ve annesine kavuşur. Hemen çalışmalara başlayan Mustafa Kemal, sonuç almak için zamana ihtiyaç olduğunu görür. Öğrencilik yıllarında kendisini taktir eden Kurmay Albay Hasan Bey'in dolaylı yardımıyla 4 aylık bir sağlık raporu alır.
Bu sayede eski arkadaşları Ömer Naci, Hüsrev Sami ve Hakkı Baha ile buluşur. Onların aracılığı ile Selânik Öğretmen Okulu Müdürü Hoca Mahir ve Selânik Askeri Rüştiyesi Müdürü Bursalı Tahir'i de içine alan "Vatan ve Hürriyet" cemiyetini oluşturur.
Bu arada Mustafa Kemal'in Selânik'te bulunduğu İstanbulca öğrenilir ve aranmaya başlanılır. Ancak Kurmay Albay Hasan Bey durumdan dolaylı olarak Mustafa Kemal'i haberdar eder ve gizlice Selânik'i terk ile göreve dönmesini tavsiye eder.
Diğer taraftan durumu araştırmak üzere YAFA'ya bir subay gönderilmiştir. Vaziyetten haberdar olan Mustafa Kemal'in arkadaşları gereken tedbiri almışlardır. Mustafa Kemal Mısır hududunda Bir-i Sebî'de görevde gösterilmiştir. Durum İstanbul'a bu şekilde bildirilmiştir.
Mustafa Kemal de dönüşünde hemen Mısır hududuna gitmiştir. Böylece mesleki geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir olay zararsız olarak atlatılmıştır.
Bir-i Sebî'de görevini tamamlar ve 14 Kasım 1906da topçu stajı yapmak üzere Şam'a gelir.
Stajın bitiminde 20 Haziran 1907 de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) rütbesi ile Şam'da 5. Ordu Kurmaylığına atanır. Mutlaka Rumeli'ne nakletmek isteyen Mustafa Kemal 13 Ekim 1907 de arzusuna kavuştu. Manastır'a tayin edildiği halde Selânik'te kalmayı başardı. Bir süre sonra Selânik Üsküp demiryolu müfettişliği de kendisine verildi.
Ölçüsüz bir yurt sevgisi ve hudutsuz bir enerjiyle dolu bu parlak kurmay, bir taraftan resmî görevlerini titizlikle yerine getirirken diğer taraftan da istibdat rejimini devirmeye yönelik faaliyetlerine devam ediyordu.
Ancak kendisinin 1906 Nisanında kurduğu Vatan ve Hürriyet'in Selânik şubesi aradan geçen zaman içinde yeniden oluşarak 27 Eylül 1907 de Paris'teki İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşmiş ve onun adını almıştır. Mustafa Kemal de bu cemiyete 29 Ekim 1907 de katılır.
İttihat ve Terakki'nin büyük gayretiyle 23 Temmuz 1908' de Meşrutiyet ilân edilir.
Buraya kadar verilen kısa bilgilerden Mustafa Kemal'in Harp Akademisini bitirdikten 2. Meşrutiyet'in ilânına kadar geçen süre içinde, istibdat idaresini devirmek için Ordu'da gizli teşkilat yapılmasında öncülük eden yurtsever, çalışkan ve parlak bir kurmay subay olduğu görülmektedir.
Ancak 1907 Ekimine kadar Suriye'de görevli olması, onun İttihat ve Terakki Cemiyetine yön ve istikamet vermesini engellemiş, onun cemiyet içinde ikinci plânda kalmasına yol açmıştır.
EDEBİYETE İNTİKALİ
Milli çıkarlar ve devlet işlerinde son derece titiz olan, hiç bir mazeret kabul etmeyen Atatürk kendi sağlığına gerektiği kadar özen göstermiyordu. Genellikle sağlık kurallarına uymak alışkanlığı yoktu.
Yaşayış tarzının sağlığına verebileceği zararlara karşı kayıtsız kalmaktaydı. Geceleri çok geç yatmakta, bir mesele üzerinde durulduğunda aralıksız çalışmaktaydı.
Büyük Nutku dikte ettirirken çalışanlardan bayılanlar olduğu halde, o ara vermeden dikte etmeğe devam etmişti. Okumaya meraklı olan Atatürk ilgi duyduğu bir kitabı ne kadar hacimli olursa olsun saatlerce okur bitirmeden bırakmazdı. Ancak 1937 lere gelindiğinde, yorgunluk belirtileri ortaya çıkmıştı. Saçları azalmış, yüz çizgileri derinleşmişti. Burun kanamaları ve kaşıntılardan şikâyetleri vardı.
Daha gerilere gidildiğinde, genç Mustafa Kemal'in Manastır Askerî İdadisinde ciddi bir sıtma hastalığı geçirdiği bilinmektedir. Trablusgarb'a giderken at vurmasından İskenderiye'de tedavi gördüğünü Salih Bozok'un anılarından öğreniyoruz. Derne savaşlarında gözünden yaralanmış ve Viyana'da tedavi görmüştü. Büyük Harp sırasında başlayan böbrek rahatsızlığı uzun süreler devam etmişti.
Böbrek rahatsızlığı nedeniyle 1918'de Avusturya'da Karlsbad kaplıcalarında tedavi görmüştü. Millî Mücadele esnasında da böbrek sancılarının devam ettiği, Sakarya öncesinde üç kaburga kemiğinin kırıldığı bilinmektedir. Cumhurbaşkanlığı döneminde, 1924 ve 1927 de kalp rahatsızlıkları geçirmişse de gerekli tedavi sonucunda sağlığına kavuşmuştu.
1936 da da soğuk algınlığı sonucu ateşli bir akciğer rahatsızlığı geçirmişti. Bu gelişmelere rağmen, yakınları onun gayet sıhhatli olduğu kanısındaydılar. Ancak 1937 başlarından itibaren Atatürk'ün durumunda yukarıda belirtilen rahatsızlıklar kendini göstermeye başlamıştı. Ancak bu belirtiler gerektiği gibi ciddiye alınmamış geçici tedbirlerle yetinilmişti.
Atatürk'ün rahatsızlığına ilk teşhisi koyan Yalova Termal Kaplıcaları Müdürü Dr. Nihat Reşat Belger'dir.
22 Ocak 1938'de Dr. Belger kendisini muayene ettiğinde tereddüt etmeden teşhisini koyar. Kaşıntının sebebi karaciğer büyümesi ve sertleşmesidir. Olay yemek ve özellikle içmekle ilgilidir. Kesin tanı için özel doktoru Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp çağrılır. Onun da teşhisi aynıdır. Hastalık sirozdur Ciddi bir perhiz ve istirahat gereklidir.
Atatürk bir kaç gün dinlenir. 1 Şubatta Gemlik Suni İpek Fabrikasını, 2 Şubatta Merinos Fabrikasını açmak için Bursa'ya gelir. Fabrika açılışlarını yapar. Düzenlenen baloya katılır. Dans eder. Sarı zeybek oynar. Yorulur. Çıkışta geceleğin bir süre soğukta yürür. Ertesi gün Dolmabahçe sarayına döndüğünde bitkindir. Ateşlenmiştir. On günlük bir tedaviden sonra zatürre atlatılmıştır.
Ancak Ankara'da Balkan Antantı toplantısı vardır. 25 Şubat 1938'de Ankara'ya yanında İsmet İnönü olduğu halde döner. Ankara'da Balkan devlet adamları ile uzun görüşmeler yapar, şereflerine ziyafetler verir.
Bütün bu çabalar onu yormuştur. Hastalığının artması üzerine, 6 Martta Türk doktorları tarafından bir konsültasyon yapılmıştır. Fransa'dan da tanınmış uzman Prof. Dr. Fiessinger davet edilir.
Fransız profesör teşhisi doğrular ( 28 Mart 1938 ). Fransız Profesör Atatürk'e "Büyük kumandan büyük harpler yaptınız. Muzaffer oldunuz. Ama bu işin kumandanı da benim. Siz bana tâbi olacaksınız, bana yardım edeceksiniz" der. Bu ifade Atatürk'ün hoşuna gider ve doktorun tavsiyelerine uymaya gayret eder.
Hastaya mutlak dinlenme ve perhiz öngörülmüştür. Hükümet ilk defa 30 Martta Cumhurbaşkanının hastalığı ile ilgili resmî bir bildiri yayınlar. Bildiride, Fiessinger'in muayenesi sonucunda Atatürk'ün sağlığında endişe edilecek bir durum olmadığı ve kendine bir buçuk ay dinlenmenin yeterli görüldüğü belirtilir.
Ancak Atatürk Cumhurbaşkanlığı görevini aksatmadan yürütmek ve bilhassa kişisel bir meselesi gibi algıladığı Hatay sorununu sonuçlandırmak kararındadır. Fransa'nın Hatay işini savsaklamasından rahatsızdır. Türkiye'nin bu konudaki kesin kararlılığını göstermek için 20 Mayıs ta Mersin'de askerî birliklerin geçit törenini izler ve 24 Mayıs ta Adana'da askerî birlikleri denetler, Ankara'ya döndüğünde bitkindir. Ankara'da sadece bir gün kalır.
26 Mayıs ta İstanbul'a hareket eder. Bu artık Ankara'ya dönüşü olmayan bir yolculuktur.
Deniz havasının kendisine iyi geleceği ümit edilmektedir. Bu iş için güzel bir yat, Savarona alınmıştır. 29 Mayıs'ta yapılan muayenede karnında su toplanmaya başladığı görüldü. 1 Haziran da "Bir çocuğun oyuncağını beklemesi gibi beklediği" Savarona yatına girer ve 25 Temmuz a kadar orada kalır. Artık üzüntülü günler başlamıştır.
Geminin içi yaz sıcağında kavrulmaktadır. Oraya buraya serpiştiren buzlar havayı serinletmeye yeterli değildir. 8 Temmuz da Prof. Fiessinger 2. defa gelir. Gerekli uyarılarda bulunur. Mutlak istirahat önerisine rağmen, Atatürk, 9 Temmuz da Savarona'da Bakanlar Kuruluna saatlerce başkanlık eder, yorulur.
Fiessinger 16 Temmuz da 3. defa gelir. Hastanın durumu nazikleşmiştir. 24/25 Temmuz gecesi Dolmabahçe sarayına nakledilir.
Artık hastalığın üçüncü evresi başlamıştır. 31 Temmuz-8 Ağustos arasında Viyana ve Berlin'den gelen profesörlerle Türk meslektaşları Atatürk'e konsültasyon yaparlar. Ancak hastalığa bir çare bulamazlar.
Hastalığına rağmen, Atatürk Saray da Başbakan, Bakanlar, elçiler, komutanları kabul ve ülke meselelerini sürekli takip etmekteydi. 3 Eylül 1938 de Hatay Devletinin kuruluşunu "Cumhuriyet Hükümetinin bir başarısı olarak" coşkuyla kutladı.
5 Eylül de vasiyetini yazdı.
Buna göre: "Sahip olduğu bütün para ve hisse senetleriyle Çankaya'daki taşınır taşınmaz mallarını C.H.P'ne terk ediyordu. Ancak para ve hisse senetleri İş Bankası tarafından faizlendirilecek, her sene faizden yaşadıkları sürece adını saydıkları yakınlarına, kendi tespit ettiği miktar üzerinden belirli birer aylık verilecek, ayrıca İsmet İnönü'nün çocuklarına öğrenimleri için gerekli yardım yapılacaktı. Her sene faizden arta kalan miktar yarı yarıya Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecekti." Bütün taşınmaz mallarını, daha önce, hazineye ve belediyelere bağışlamıştı.
6 Eylül de Prof. Fiessinger dördüncü defa gelmiştir. Hastanın durumu nazikleşmiştir. Karında toplanan su rahatsızlığı artırmaktadır. Karın ponksiyonu yapılarak, toplanan su dışarı alınarak Atatürk ferahlatılmıştır. 11 Eylülde düzenlenen raporda kesin istirahat öngörülmüştür. Ziyaretler sınırlı olacak. yatakta dinlenmeye devam edilecek her türlü yorgunluktan kaçınılacaktır.
Sonraki günlerde karında asit toplanması ilerlemiştir. Genel durumda çok yorgunluk ve takatsizlik vardır. Atatürk'ün çok arzu etmesine rağmen, 29 Ekim törenleri için Ankara'ya gitmek projesi, doktorlarca ertelenmiştir.
22 Eylül de 2. defa ponksiyon yapılmış, karında biriken su dışarı alınarak büyük hasta ferahlatılmıştır. Sonraki günlerde de Cumhurbaşkanı sivil askerî erkânı kabul ile devlet işleriyle meşgul olmaya devam etmiştir.
Ne var ki sinsi hastalık ilerlemekteydi. 16 Ekim akşamı ilk ağır koma gelir. Koma durumu 19 Ekime kadar devam eder. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 23 Ekim gününe kadar sabah ve akşam günde iki defa sağlık durumunu belirten bildiriler yayınlar.
Atatürk komayı 20 Ekim de atlatır. Cumhurbaşkanının arzusu, mümkün olduğu kadar çabuk Ankara'ya gitmek, eseri olan Cumhuriyetin 15. yıldönümü törenlerine katılmaktır. Fakat bu mümkün değildir.
29 Ekim de bağrından çıktığı orduya bir mesajla seslenir: "Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu, Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret vazifeni her an yapmaya hazır olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam iman ve itimadımız vardır." sözleri ile ordunun bayramını kutlar.
1 Kasım 1938 de TBMM toplantısının açış konuşmasını onun yerine Celâl Bayar okur. Yakınları ile son görüşmesi 6 Kasımdadır. 7 Kasım da kesin emirleri üzerine, karına 3. defa ponksiyon yapılarak su alınır.
8 Kasımda Atatürk tekrar ağır bir komaya girer. Saat 19 dolaylarında başlayan koma gittikçe ağırlaşır.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tekrar resmî bildiri yayınlamaya başlar.
9 Kasım 1938 de saat 24 de yayınlanan bildiride "umumî durumunun tehlikeli bir hal aldığı" vurgulanır.
10 Kasım Perşembe günü sevgili Atatürk, kendisini tedavi etmeye çabalayan hekimlerinin gözyaşları arasında, saat 9.05 te hayata veda eder.
Hükümet acı haberi millete bir bildiri ile duyurdu. "Türk Milleti Ulu şefini, insanlık büyük evlâdını kaybetti. Milletimize içimiz yanarak bu tarife sığmayan ziyanından dolayı ve derin taziyelerimizi sunarız. Ölmez olan onun büyük eseri Cumhuriyet Türkiye'sidir. Bugün ayrılığına ağladığımız Büyük Şefimiz Atatürk, her vakit Türk Milletine güvendi. Ebedî Türk Milleti, onun eserlerini ebediyete kadar yaşatacaktır. Türk gençliği onun kıymetli emaneti olan Türkiye Cumhuriyetini daima koruyacak ve onun izinde yürüyecektir. Kemal Atatürk, Türkün tarihinde ve gönlünde daima yaşayacaktır"
Haber yurt içinde çok büyük üzüntü yarattı. Dünya da geniş yankılara yol açtı. Türkiye'nin millî kahramanının tabutu, 16 kasım da Dolmabahçe Sarayında hazırlanan katafalka konuldu ve halkın ziyaretine açıldı. Sonsuz acılar içinde kıvranan halk, kurtarıcısı olan Atasına saygısını, bir insan seli şeklinde hıçkırıklar ve gözyaşlarıyla dile getirdi.
19 Kasım da kılınan cenaze namazından sonra Ulu Önderin tabutu 12 general tarafından top arabasına alınarak önce Zafer torpidosuna sonra Yavuz zırhlısına aktarıldı. Büyük Önderin naaşını 101 tane top atışı ile selâmlayan Yavuz, şerefli emaneti İzmitte özel trene aktardı.
Yol boyunca halkın gözyaşlarıyla uğurladığı tren, 20 Kasım günü Ankara garında yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve hükümet erkânı tarafından törenle karşılandı. Ankara, kaderini değiştiren ebedî şefini, 101 tane top atışıyla selâmladı.
Atatürk'ün tabutu Türkiye Büyük Millet Meclisinde hazırlanan katafalka konuldu. Silâh arkadaşları, general, subay ve askerlerin tazim nöbeti tuttukları katafalkın önünden başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Ankaralılar saygıyla geçtiler.
Atatürk'ün naaşı 21 Kasımda görkemli bir törenle, Etnografya Müzesinde hazırlanan, geçici kabre yerleştirildi. Törende görülen manzara çarpıcıydı. Atatürk yedi düvele karşı milli bağımsızlık bayrağını dalgalandırmış, sömürgecilere karşı savaşmış, esir milletlerin ümidi haline gelmişti. Şimdi ise, millî bağımsızlık ve çağdaşlaşma önderinin tabutunun arkasında, dünyanın dört bir tarafından gelen temsilciler yer almışlardı. Bunlar arasında faşistler, demokratlar, naziler ve komünistler yan yana saygı yürüyüşüne katılmışlardı. Sonu gelmez acılar içinde kıvranan Türk halkı ise, her kesimi ile kahramanının tabutunu, hıçkırık ve gözyaşlarıyla istirahatgâhına uğurlamaktaydı.
Türk halkının bu derin acısını ve ebedi Şefine olan minnet ve bağlılığını, 11 Kasım da oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, 21 Kasım 1938 tarihli bir bildiri ile dile getirdi: "Devletimizin bânisi ve milletimizin fedakâr, sadık hadimi (hizmet edeni); İnsanlık idealinin mümtaz siması; Eşsiz kahraman Atatürk; Vatan sana minnettardır. Bütün ömrünü hizmetine verdiğim Türk milleti ile beraber senin huzurunda tâzim ile eğiliyoruz."
Ulu önderin naaşı, daha sonra, 10 Kasım 1953 te Etnografya müzesinden alınarak ebedî istirahatgâhı olan Anıtkabire, yine görkemli bir törenle nakledildi.
KİŞİLİĞİ VE ETKİSİ
Atatürk görünüm olarak ortadan biraz uzun boylu, (1.76 cm), ince ve sağlam yapılı (76 kilo civarında), açık sarı saçlı, geniş alınlı, elmacık kemikleri belirgin, açık mavi gözlü, etkili bakışlı ve yakışıklıydı. Fiziki görünümü etkileyiciydi. Tabiat itibariyle sıkılgan olmakla beraber, cemiyet içinde bulunmaktan ve konuşmaktan hoşlanmaktaydı.
Hitabeti kesin ifadeli, kararlı ve tesirliydi. Giyimine çocukluktan beri özen gösterirdi. Daima temiz ve düzgün giyinirdi. Her zaman tıraşlıydı. Temizlik konusunda çok titizdi. Mutlaka her gün banyo yapmayı adet edinmişti.
Geceleri çok geç yatar, az uyku uyurdu. Kahve ve sigara tiryakiliği vardı. Akşam yemeklerini davetlileriyle yemek, vazgeçilmez bir alışkanlığıydı. Sofrada yemeğin yanı sıra içki, bazen müzik de olurdu.
Sofra Atatürk'ün dostlarıyla stres attığı, önemli konularda fikir alışverişinde bulunduğu, gerekli hallerde nabız yokladığı, bazen de görev vereceği insanları ölçüp biçtiği bir yerdi. Çoğu zamanda salondaki kara tahta önünde bilimsel tartışmalar yapılan âdeta akademik bir toplantı gibiydi.
Atatürk'ün en fazla göze çarpan özelliği hareket ve kararlarında çabuk, kesin, açık ve enerjik olmasıydı.
Fakat o her şeyden önce gerçekçiydi. Harekete geçmeden konuyu en ince teferruatına kadar gözden geçirir, zaman, mekân ve imkân faktörlerini mükemmel kullanırdı. Hayatı boyunca, "zamanında hiç bir şeyi kaçırmamak ve zamansız hiç bir şeye girişmemek" ilkesini başarıyla uygulamıştır.
Gerektiğinde durmasını ve uygun zamanının gelmesini beklerdi. Ama kesin karar verdikten sonra, onu büyük bir enerji, yıkılmaz bir irade ile tereddütsüz takip ederdi. Pratik ve berrak zekâsı, hiç bir tehlike karşısında yıkılmayan azmi, insanları doğru değerlendirmesi ve en işe yarayacakları yerde kullanması, girişeceği işe mani olacak engelleri yıkmakla işe başlaması, ona başarıya giden yolları açmaktaydı.
İcraatında hâkim olan hisleri değil, akıl ve mantığıdır. Nitekim şahsen alaturka musikiden zevk aldığı halde, batı musikisine yönlenmeyi özendirmiştir. Kadın konusunda da duygularını ve alışkanlıklarını değil, çağın ve geleceğin gereklerini ön plâna almış, kadın-erkek eşitliğinin yollarını açmıştır.
Büyük zaferden sonra, muzaffer ordular Boğazlara akarken, bir insanın zor dayanabileceği tahriklere kapılmamış, kariyerini kurtarmak için çatışma arayan Lloyd George'in plânlarını boşa çıkarmış, Mehmetçiğin kanını dökmeden Doğu Trakya'yı kurtarmıştı.
Atatürk'ün vazgeçemediği alışkanlıklarından biri de okumaya olan merakıdır. Daha öğrencilik yıllarında küçük harçlığından kitaplar aldığı bilinmektedir. Genç subaylık yıllarında askerlikle ilgili tercümeler yapmıştı. İleri rütbelerde Arıburnu ve Anafartalar savaşlarını, 1927'de hacimli bir eser olan büyük Nutku üç ay içinde kaleme almıştı. Onun savaş sırasında bile ciddi felsefe ve tarih kitapları okuduğu görülmektedir.
Devlet başkanı olduktan sonra, Çankaya'da 10.000 cildi aşkın bir kitaplık oluşturmuştur. Eline aldığı kitabı bitirinceye kadar okur, önemli gördüğü yerleri kırmızı-mavi kalemle işaretlerdi. İlgi duyduğu konularda yurt dışından kitaplar getirtmiştir.
Kendisini en çok memnun eden hediyenin kitap olduğu bilinmektedir. Atatürk son zamanlarında özellikle dil ve tarih konuları ile yakından ilgilenmiştir. Bu konularda bilimsel çalışmalar yapılması için Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarını kurmuş birer akademi haline gelmelerini temenni ettiği bu kurumların yaşaması için, vasiyetnamesine özel hükümler koymuştu.
Asker kökenli olduğu halde militarist değildi. Savaştan sonra mareşal üniformasını çıkarmış, bir iki vesile dışında bir daha giymemişti. Gönlünde olan demokratik yönetimdi. İki defa çok partili hayatı denemişti. Yoğun inkılâplar içinde, bu rejimin yürümeyeceği, inkılâpların tehlikeye girebileceği anlaşıldığından çok partili rejimden vazgeçilmişti. Ancak Onun arkasında gücünü halktan alan, halk için çalışan bir idare bırakmak istediği bilinmektedir.
Resmî ilişkilerinde son derece titiz davranan Atatürk özel hayatında, dostlarının her türlü nazını çekerdi. Meclisleri daima samimi ve neşeliydi. Davetlileri serbest konuşturmaktan zevk alırdı. Kindar değildi. Öfkesi çabuk geçerdi. 150 lilikleri affederek yurda dönmelerine izin vermişti. Bir defasında Reşit Galip sofrada "Burası milletin sofrasıdır kalkmam" demesine rağmen bir kaç ay sonra onu Maarif Bakanlığına getirmişti.
Atatürk millî gurur konusunda son derece hassastı. Yabancı ülkelere ve milletlerarası konferanslara giden kişilere "sesiniz benim sesimdir, unutmayınız" ihtarında bulunur, gidenler de bunu göz önüne alarak protokol konusunda ödün vermezlerdi. İtalya'ya resmî bir ziyaret yapacak olan İnönü'ye "Sen Türkiyenin Başvekilisin. Mussolini de resmen İtalya'nın Başvekilidir. Arada hiç bir fark tanımayacaksınız" demişti. İnönü'nün İtalya ziyareti; bu direktif doğrultusunda gerçekleşmişti.
Batının Türkiye'ye hep yukardan bakışını engellemeğe, Türk insanının Batı karşısında duyduğu kendine güvensizlik duygusunu önlemeye kararlıydı. Nitekim yaşadığı sürece bu konuda bir ödün vermemiştir.
Millî onur bayrağını, o hep yücelerde dalgalandırmıştır.
TÜRK TARİHİ BAKIMINDAN ÖNEMİ
Hayat hikâyesini etraflıca gözden geçirdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin yaratıcısı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Tarihinde, kendi dönemini olduğu kadar, sonrasını da derinden etkileyen, çığır açıcı bir yeri vardır. Bunları özet olarak gözden geçirmek, onun eserini ve Türk Tarihindeki unutulmaz yerinin anlaşılmasına kolaylaştıracaktır.
Ulu Öndere Türk Tarihi içinden son derecede seçkin bir yer sağlayan hizmetlerinden en başta geleni hiç şüphesiz vatan kurtaran, millî bir kahraman olmasıdır. Yurdun dört bir yandan ve hatta içinden amansız saldırılara uğradığı her şeyin düşmanların insaf ve merhametinden beklendiği, milletin artık yaşama gücünü tükettiği zannedilen bir dönemde, o korkusuzca ortaya atılmıştır.
O Türk milletinin hür yaşama arzusuna ve vatan toprağı sevgisine güvenerek, boynunda İstanbul Hükümeti'nin idam fermanı olduğu halde, Millî Mücadele'yi hiç bir şeyden yılmayan iradesiyle organize etmiştir. O bitip tükenmeyen enerjisi, ileriyi görme ve sezme kabiliyeti, pratik ve berrak zekâsı, hiç bir şeyi tesadüfe bırakmayan kararlı hareketi, üstün komutanlık ve teşkilatçılık özellikleri, hayallere yer vermeyen gerçekçi tutumu, zaman mekân ve imkân faktörlerini en iyi birleştirme yeteneği ile Birinci Dünya Harbi'nin galipleri olan süper devletlerin yürüttüğü istilâcı güçleri, kutsal Anadolu topraklarında boğarak son bağımsız Türk Devletini yok olmaktan kurtarmış milli bir kahramandır. Sadece bu muazzam hizmet Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Tarihinde emsalsiz bir yer işgal etmesi için yeterlidir.
Vatan kurtarıcısı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün eserine devamlılık ve sağlamlık sağlayan özelliklerden biri de onun "mümkün olan ile mümkün olmayanın sınırlarını" isabetle kestirmesidir. Nitekim zafer kazanan ordular Boğazlara akarken zafer sarhoşluğuna kapılmamış, durulacak yeri ve zamanı isabetle tayin etmiş, siyasî kariyerinin devamını Türklerle bir çatışmaya bağlayan Birinci Cihan Harbi"nin galibi Lloyd George"nin tahriklerine kapılmamış, ölçülü hesaplı tutumu ile onun devrilmesine ve iktidarı ebediyen kaybetmesine yol açmıştır.
Atatürk barış masasında da gerçekçi ve ılımlı davranmış, toprak isteklerinde ölçülü bir yol tutmuş, buna karşılık "tam bağımsızlığına sahip bir devlet ve homojen bir vatan yaratma" konusunda titizlikle durmuştur.
Yeni devletin tam bağımsızlığına sahip olması için, bağımsız bir devlet anlayışı ile bağdaşması mümkün olmayan kapitülâsyonların kaldırılması gerekiyordu. Kapütilâsyonlar Lozan'da çetin tartışmalardan sonra, barışın tehlikeye girmesi pahasına kaldırtılmıştır. Keza yüzyıllar boyu devletin iç işlerine yabancıların karışmalarına yol açan "Müslüman olmayan azınlıklar meselesi" sert bir nüfus mübadelesi ile çözüme bağlanmıştır.
Böylece Osmanlı Devleti'nin içini yüzyıllardır kemiren Anadolu'nun bütünlüğüne gölge düşüren dış müdahalelere kılıf hazırlayan azınlıklar meselesi tarihe mal edilmiştir. Atatürk bu başarısıyla Anadolu vatanı etrafında birleşmiş, tam bağımsızlığına sahip, yeni ve gelişmeye elverişli bir devlet yaratmıştır. Onun zafer sonrası gerçekçi davranışı uzun ömürlü, güvene dayalı bir barış döneminin açılmasını sağlamıştır.
Paha biçilmeyen bu uzun barış dönemi, yüzyıllardan beri bütün imkân ve enerjisini savaş meydanlarında tüketmeye mecbur olan Türkiye'ye kalkınmak, gayretini halkının refah ve mutluluğuna yöneltmek, siyasi ve sosyal yapısını çağın gereklerine göre yeniden düzenlemek imkânını vermiştir. Günümüzün altmış beş milyonluk çağdaş, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda etkin güç olmaya aday Türkiye Cumhuriyeti Atatürk'ün sağladığı üç çeyrek asırlık barış döneminin eseridir.
Onun eserini ve şahsiyetini yücelten sadece vatan kurtarıcılığı ve tam bağımsızlığına sahip istikrarlı bir devlet kuruculuğu da değildir. O emperyalist devletlerin pençesinden kurtardığı vatanın ve yeniden kurduğu devletin sonsuza dek yaşayabilmesi için gerekli önlemleri de almıştır.
"Atatürk ilkeleri veya Türk İnkılâbı" diye isimlendirilen bu tedbirlerin amacı, Türk toplumunu bir an önce, mümkün olan hızla, çağın medeniyetinin bir ortağı haline getirmektir. Daha öncede değindiğimiz gibi, Osmanlı devlet adamları 1718 den beri devleti çöküntüden kurtarmak için Batı'dan öncelikle askerî alanda, daha sonraları da kaçınılmaz olarak diğer alanlarda bazı şeyler almak zorunluluğunu duymuşlardı.
Her devlet adamı kendi idrak çerçevesi içinde, "sınırlı alanlarda kalmak üzere" bazı yenilikler getirmişti. Ne var ki "alınanlar daimi yetersiz kalmış", "Neyin alınıp neyin bırakılacağı", tartışması ise Atatürk'e kadar sürüp gitmiştir. Üstelik yapılan yeniliklerle toplum içinde zamanla bir kültür ve müessese ikileşmesi, hatta rekabeti oluşmuştur. Atatürk bu kördüğümü vatan kurtarıcı milli kahraman olmanın ve tam bağımsız devlet kurmanın kendisine sağladığı "emsalsiz itibar" ile kökünde çözümlemiştir.Önceki bahislerde açıklandığı gibi, ona göre çağdaşlaşmanın bir tek yolu vardır.
O da çağa hakim damgasını vuran çağdaş medeniyeti bilimi, kültürü, teknolojisi ile başka bir ifade ile "hayata ve dünyaya bakış" şekliyle topyekûn almaktır. Bunun yolu bilim ve fenni rehber edinmekten geçmektedir.
Bütün işlerinde olduğu gibi, Atatürk kararını verdikten sonra, bunu büyük bir enerji ve kararlılıkla uygulamış, kısa sayılabilecek bir süre içinde (on beş yıl) yaptığı köklü değişiklerle yurttaşlarını çağdaşlaşma yolunda kanalize etmiş ve onların, "yeni ve geniş ufuklara" yönelmelerini sağlayarak "Türk Rönesans"ının kapılarını ardına kadar açmıştır. Geleceğin bölgesel gücü Türkiye bu oluşumun bir eseridir.
Atatürk yaptığı yeniliklerle yeni ufuklara yönelttiği Türkiye'nin kendi öz değerlerinden kopmaması ve Batının ruhsuz bir kopyası haline gelmemesi, çağdaşlaşmanın millî değerlerle bezenmiş orijinal bir sentez haline gelmesi için de ciddi önlemler almıştır. Böylece çağdaşlaşma ile millî kimliğin daha bir belirginleşmesi, Türk kültürünün halk kaynağından beslenerek "kendi öz değer ve özellikleri" ile çağdaş medeniyet içinde lâyık olduğu yeri alması amaçlanmıştır.
Bunu hayata geçirmek için Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Ankara'da Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesini kurmuş, Halkevlerini harekete geçirmiştir. Atatürk'ün tarih araştırmalarına verdiği önemin bir sonucu olarak "vatan ile üzerinde yaşayan millet arasında bağlantı fikri", Türk halkı arasında yerleşmiş ve bir "Anadolu vatanı" mefhumu Cumhuriyet kuşaklarını aynı yörüngede birleştiren bağlayıcı temel unsurlardan biri haline gelmiştir.
Ulu Önder yarattığı eser ile, iki yüz yılı aşkın bir süredir devam eden ve bir türlü başarıya ulaşamayan çağdaşlaşma çabalarının yarattığı eziklik, çaresizlik, güçsüzlük ve duyguları içinde bunalan halkı kendine olan güvensizlikten kurtarmış, başarılarıyla zengin tarihi ile iyi bir geleceğe yöneldiğine inandırmıştır.
Onun Birinci Dünya Savaşı galibi olan süper devletlerle, onların uydularını "Mehmetçiğin süngüsü ile" dize getirmesi, yıllardan beri devam eden Türkün makûs talihini yenerek, dünün hasta adamından, zinde, gelecek vadeden, yeni ve dinamik bir devlet yaratması, Türk halkında kendine ve geleceğe güven duyguları yaratmıştır.
Büyük Önder, kalın çizgiler halinde belirtilen bu hizmetleri ile Türk tarihinde unutulmaz seçkin bir yere sahiptir. Onun fikir ve düşünceleri yaşadığı sürece, ülkeyi yönetenler için birer esin kaynağı olmuşlardır.
Bundan sonra da, aynı şekilde, ışıklı birer yol olacağına şüphe yoktur.
 |
|